Mevsimsiz Bir Fırtınadır Aşk

Biz ne dersek diyelim anlattıklarımız ancak karşı tarafın anladığı kadardır,
ulaşabildiğimiz yer ise asıl ulaşmaya çalıştığımız nokta olmaz çoğu zaman.
Amacımızı sorgularız! Beklentilerimizi… Doğrularımızı irdeleriz; daha sonra da
neyin kime göre doğru addedildiğini… Başımızı ellerimizin arasına alır, dalıp
gideriz uzaklara…

Birden fark ederiz ki hayat sınavlardaki gibi çözümsel değil, bir formülü yok
öyle elle tutulur, gözle görülür. Zira o, oldukça acımasızdır bizlere karşı;
toyluk zamanlarımızı, hatalarımızı fazlasıyla ödetir! Yanlışlarımız ödül bulmaz
dizilerdeki gibi. Ektiğimiz ne olursa olsun, öderiz o ya da bu şekilde… Dört
yanlış değildir bir doğruyu götüren; hatta beklenenin tam tersine bazen bir
yanlış dört doğruyu bile götürür…

Götürür götürmesine de yanlışın nerede, nasıl ve niçin yapıldığı anlaşılmaz bile
tarafımızdan çoğu kez. Yitip gidene, kaybedilene bakakalırız ağzımız bir karış
açık. Hatta yüzsüzce “Haksızlık” koyarız bunun adını. Yaptığımız yanlışın
arkasında durabilecek, ondan ders çıkarabilecek kadar bile insan olamayız!
Sevdalarda da bu böyledir. O çok sevdiğimiz kişiyi, üstüne delicesine
titrediğimiz sevdaları öyle tüketir, öyle yıpratırız ki… Zamanla karşı tarafın
duygularını, düşüncelerini, özlemlerini görmezden geliriz bencilce! Her şey
bizim istediğimiz zamanda, istediğimiz şekilde, ayarladığımız koşullarda
gerçekleşsin isteriz. İsteriz ki karşı taraf bize hiç ters düşmesin; ne
söylersek, ne dilersek koşulsuz kabul etsin. Bizden önce hiç yaşamamış sayarız
onu ve bizden ayrı bir hayatı da olmasın isteriz. Aşık olduğumuz, sevdaya
tutulduğumuz kişiyi bir başkasına dönüştürmek için çabalar dururuz bilinçsizce;
sanki amaç kimsenin onu bizim sevdiğimiz kadar sevmemesi, bizim gördüğümüz gözle görmemesiymiş gibi.

Deli divaneyken Mecnun misali, bir süre sonra anlam verilmez bir şekilde yetmez
olur kan verenimiz. Hiç doymayan aç kurtlar gibi hala bizim olmayanlara takılır
gözümüz. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağımızın farkına
varamayız bir türlü. Hataların zincir halinde oluşmaya başladığı nokta budur
işte…

Telafi konusunda da o kadar beceriksizizdir ki, yanlışlarımıza yenilerini
ekleyiveririz. Sevda geçirmez yaptığımız kalbimiz adapte olamaz ödün vermeye,
yumuşamaz bir türlü. İçinden bir ses “Peşinden deli gibi koş, gitmesine izin
verme” dese de, zor gelir çaba harcamak… Konumumuz olur bahane, eş-dost ya da onurumuz yersiz yere yücelttiğimiz.

Sanırız ki kuru bir özür yetecek tüm kırgınlıklara… Sanırız ki kopan bir ipe
sıkı bir düğüm attığımızda tüm halatın en sağlam yeri o düğüm olacak ilerde. Hiç
hesaba katmayız ne kadar sıkı görünse de elimize aldığımızda canımızı acıtan tek
noktanın bize sağlam görünen düğüm olacağını…
Nedense hayatı sonsuz, fırsatları sayısız zannederiz! Heba etmeyi göze alırız
sevgimizle birlikte sevdiğimizi de…

Hayatın karmaşasında bizi ayakta tutabilecek tek gerçeğin “sevgi” olduğunun hala
kavranılamaması inanılır gibi değil. O kadar yabancılaşmışız ki Samimiyete,
Dürüstlüğe! O kadar yabancılaşmışız ki fark etmeden kendimize bile…
Hiçbir şeyin karşılıksız verilmemesini tasvip eder olmuşuz, ne acı. Dostluklar
unutulmuş, yardımlaşma ise masal! İyi niyet yok, içten davranışlar tutuk, bir
sonraki adımın peşinde herkes! Her şey oyun içinde oyundan ibaret ve kartlarını
açık oynayan yok. Senaristler hep bencilce başrolde; figüranlar sonuçtan bihaber
yazılanı oynama derdinde sorgusuz, sualsiz…

Sevdalarımız da böyle kısır döngü halinde. Sürekli almak ister gibiyiz hiç
vermeksizin. Hepimizin çıtası farklı olsa da, hedefe ulaşana kadar seferdeyiz.
Galip gelip de işgal edince bizim olmayan toprakları, sunulan meyvelerden
kaçıyoruz tam olarak tadına varmadan.. Korkuyoruz kendimizi kaybetmekten,
korkuyoruz sonuna kadar sevmekten, sevgimizi sevdiğimize göstermekten.
Hüzünlerimizi, acılarımızı bile doya doya yaşayamıyoruz; üstünü çikolatayla
kaplamış, yok saymışız onları, Pollyannacılık oynuyoruz…
Hayal ürünü kahramanlarla varolmayan sevdalar yaşıyoruz aslında… Aldatmacalar, yalanlarla örülü zamanlara tutsak ediyoruz yüreğimizi. Ama herkesten çok kendimizi kandırıyoruz biz. İçimizi ısıtacak Aşklardan kaçırıyoruz ruhumuzu!

Duvar örmüşüz önümüze; geçit vermiyoruz bizi insana çevirebilecek güzellikteki
hislere… Zırhımızı kuşanmış; kabuğumuzu çoğalttıkça kendimizi daha da güçlü
sanmışız. Olamıyoruz Çıkarsız, Net, Arı… Kalamıyoruz kimsenin karşısında
Çırılçıplak! Sevmeyi zayıflık sayıyoruz besbelli!
Haşmetli ve haşyetli dağlar yükseltmişiz yüreklerimizde kimselerin tırmanmaya
cesaret edemeyeceği. İzin vermemişiz hiç, zirveyi hedefleyenlere. Dinmeyen
fırtınalar yaratmış; kâh boran kâh çığ olmuşuz hayallerine… Ulaşılamaz kılmışız
kendimizi, aslında kendimize ulaşamazken. Buzullar kaplamış yüreklerimizi;
eteklerinde ise ot bitmez… Yapayalnız kalmışız doruklarda. Zaman geçtikçe
kapatmışız kendimizi güneşe bile. Kâinatı kaplayacak güçteki yüreklerimizde,
sevgi tohumları yeşermez olmuş. Baş başa kalmışız soğukla, yalnızlıkla…
Kendince bir açıklama bulmuşuz sevgisizliğe. Kiminde iş demişiz buna; çoğunda
da zaman. Doğru zamanı yakalayamamışız kendimiz için. Karşımızdakini de doğru zamana oturtmayı becerememişiz bir türlü. Maddiyata çevirmişiz yönümüzü. Küçücük kazançlar için seferber ettiğimiz benliğimizi manevi duygulardan kaçırmış, taşlaştırmışız. Parayı sevdaya tercih etmişiz aslında biz. Finansal bir fırsat gibi dahi düşünememişiz yüreğimizin kapısına kadar gelen kaçırdığımız, kaçırmakta olduğumuz ve daha kaçıracağımız sevdaları… Kış güneşimiz olmuş asıl sevilesi kişiler! Hayatımız bitmeyen bir koşuşturmaca, kalbimizde ise sürekli bir yarım kalmışlık hali…

Çilek tadında yaşanırken bir zamanlar sevdalar, mevsimsiz fırtınalar olmuşuz
şimdi; en güzel dalında yaprakları kurutarak savuran. Ne yaprağı anlamayı
denemişiz, ne de fırtına olmaktan vazgeçmişiz. Adamakıllı konuşamaz hale gelmişiz birbirimizle; derdimizi anlatamaz olmuşuz… Kapamışız kendimizi bir fanusa, gelene hep “hayır” demişiz. Gönülden gülemez
olmuşuz sonra. Unutmuşuz sevmeyi de sevilmeyi de… Korkmuşuz hep maskesiz
yüzümüzü göstermekten karşıya; kazanma şansımızı hiç düşünmeden, kaybetmekten ürkmüşüz. Belli ki gönlümüzü dört bir yanı kapalı, çıkış noktaları olmayan bir labirente koymuşuz; en büyük haksızlığımızı ise kendimize yaptığımızı
gözlerimizle görmeden…

Oysa bir tırtılın kelebeğe dönüştüğü o eşsiz anı yakalamak gibidir kendi
hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Ustalık ise o
olağanüstülüğün değerini zamanlı bilmekte.. Hayatın zalimliğine, çoğu zaman aynı
fırsatları sunmayacağına aldırmadan, her zaman bize cömert davranacağını farz
ediyoruz. Binde bir karşımıza çıkan sevgi ve aşk fırsatlarını ziyan ediyoruz
hep. Bedenlerimizi sapasağlam korumaya çalışırken yüreklerimizi paramparça
bırakıyoruz; ne uğruna neleri feda ettiğimizi kavrayamadan… Hoyratça
kullandığımız aşkların değerini kaybetmeden bilemiyoruz. ”Sakın beni bırakma!”
deyip sımsıkı sarıldığımız insanların avuçlarımızdan kaymasını sessizce
izliyoruz tepkisiz. Büyüdükçe akıllanacağımıza daha da çocuk oluyoruz
tatminsiz…

Nedense sorumluluk almaktan çekiniyoruz, güdülesi koyunlar gibi! Ne, ne
yaptığımızın bilincindeyiz, ne de yapmakta geç kaldığımız eylemlerin! Fütursuzca
yaşarken sevdaları aslolanı soramıyoruz kendimize. Dürüstlükten uzağız; aynanın
karşısına geçip yüzleşmekten, kendimizi kendimize itiraf etmekten aciz… Kim
bilir artık kendimiz sandığımız kişi kendimiz bile değiliz…

Başak Ergenekon

Katilin Çocuklarına

Maksat doğurganlıksa neden aşka inanır ki kadın… ve maksat doğurtganlıksa neden aşka inanır ki erkek… anlamıyorum doğrusu…

Eğer türünün baskın olmasını isterse , ki ister… bu noktada aşk girebilir mi devreye?… aşk paylaşamamaktan mı doğar?… nedendir ki kadın baskın olana sahip olmak ister… erkek için de aynı durum geçerlidir… her kadın ya da erkek bunu isterse demek ki ortada paylaşılamayacak kadar bir azlık durumu söz konusudur… o zaman bu noktada söz ve cazibe devreye girmiyor mu?… sırf bunu türünün baskınlığı için yaptığını , öte bilinçten çıkartıyor kadın ya da erkek… azımsanamayacak bir durum yani:)))… buna gülmemek elimde değil… kahkahalarım bir çağ yangını gibi büyüyor şimdi… kah! kah! kah!… bir şarkı sözü geldi aklıma “yoksa ben cacık mıyım haaa!”…

Zıtlıkları bünyesinde barındırır kadın ya da erkek… mesela fiziksel olarak yetersizse ya da yetersiz hissediyorsa kendini türünün bu durumda olmaması için yapılı birini düşünür… ama bunun tam tersi de olabilir… yani kadın ya da erkek çam yarması kadar yapılıysa bundan eziklik duyup aradığı özellik de tam yapısının tersinde gerçekleşebilir…

Günümüz insanı şu tipolojide yaşayanları bir yerlere koyamıyor… yani ister kadın olsun ister erkek olsun hiçbir fiziki durumu gözetmeksizin , ruh dünyasında yanan dervişlerin nidasında yaşayanların durumu ne olacak demiyor… beğenileri ruhta arıyorsa bu tip insanlar bir elin parmağını geçmeyecek kadar azdır… o zaman konuşmaya değmez diyorlar… ama ben konuşacağım… çağın delisiyim ya!…

Bazen şöyle bir kandırmacanın içinde olan insanları bundan hariç tutmaktayım… yok benim için öncelik ruhtadır sonra fiziğe bakarım… yalan kardeşim yalan!… dürüst olmak lazım! Değil mi?… ruh aleminde senin için ölüyor bitiyor… bir de bakmışsın ki fizikten kalmışsın… yani bir öğrencinin felsefeden geçer not alıp da fizikten kalması gibi bir şey bu… özellikle felsefe ilmine en yakın fizikçilerin bunu yaptığını ne yazık ki görmekteyim…

İnsanın bilincinin altında tür baskınlığı varsa ve bunu türüne miras bırakma kaygısını bilmeyerek de olsa taşıyorsa bu tiplemede çok piyasa kadını ya da erkeği bulunur… doğurganlık ve doğurganlık bittiği anda inanın onlar için aşk da bitiyor sevda da… yani aşk safsatadan ibaret kalıyor… bir anket yapılsın bakalım evliler üzerinde… aşk ilk günkü saflığında mı?… hala o ateşte yanıyorlar mı? cevabınız her zaman yüzde 95 civarında hayır olacaktır… o zaman insan yüzde 5’e talip olmalı değil mi?… o yüzde beşi bulmak da çağın delisi olmaktan geçiyor sanırım…

Aşkın bakiliği gönül ehli olmaktan geçiyor… bir gerçeklik varsa o da bakmadan , görmeden ve dokunmadan sevebilmektir… ki bunu gerçekleştirebiliyorsa kadın ya da erkek o zaman aşk vardır ve bakidir…

Aşk soylu bir metafiziktir… fakat yaşadığımız fiziksel alemi gerçeklik sanan bahsetmiş olduğum “hani benim için önce ruh dünyası sonra fizik durumu” diyenler için diyorum ; yanmış heyulaların , tükenmiş rüyaların taliplileri olduklarının farkına varamıyorlar… sanırım bu da bir iblis oyunu… iblise karşı ilk mağlubiyetini burada yaşıyor insan… ister bu kadın isterse erkek olsun… ve bu mağlubiyet üzerine kurulu bir hayatı yaşamak ne derecede mutluluk oyununu hakim kılıyor… mutluluk oyununu bile oynamaktan aciz kalıyor insan… skoru 1-1 e getirmek gayretleri kontra ataklarla aranıyor… fakat şundan eminim ki iblis defansı çok sağlam tutacaktır… anlamadığım nokta ise , katilin çocukları olmalarından mıdır ki temel de 1-0 yenik başlıyorlar… belki de yaradılış bu!… yaradılış!… akil insanlar mağlubiyeti görerek başlayınca taktiklerini galibiyet üzerine baştan kuruyorlar… nihayetinde de galip geliyorlar ama çağın delisi olmak zorunda kalıyorlar…varsın olsun!…siz olmak istemez misiniz?…

Bence çektiğim fotoğrafta tüm gerçeklik bu… tabi ki rüyanın içindeki realite bu… asıl realite ise görmeden sevebilmektir… biz bunu gerçekleştirebiliyorsak o zaman azınlık olmayı kabul etmiş oluyoruz… ki doğurganlık ve doğurtganlık fenomenine düşmüş bütün bu insanlar bilmelidirler ki kendileri katilin çocuklarıdırlar.(Habil –Kabil meselesi yani)…

Ve bunu asla unutmamalıdırlar… kime karşı galip geleceğini baştan doğru kestirmeli insan… ister bu erkek olsun isterse kadın!… selam ile…

Mehmet Kelebek

var

var

Herkesin sevdası var,
Çiçeğin yaprağı,
Denizin meltemi,
İnsanın UMUDU var.
Fakat;
Ben hepsinden üstünüm!
Çünkü;
Benim senin gibi bir

…SEVGİLİM… var…

Tahirle Zühre Meselesi

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım Hikmet RAN

asker

asker şiiri

sivil degil asker isen
sevdiginden uzak isen
birde deli gibi asik isen
bu askerlik bitermi askim,
sivil hayat olmayinca
geceler gündüze doymayinca
gül dalinda solmayinca
bu askerlik bitermi askim,
bekar degil sözlü isen
nisanli degil evlendiysen
birde onu çok seviyorsan
bu askerlik bitermi askim

ben ve sen olmayınca

ben ve sen olmayınca

Seni arıyorum yanımdayken bile
Arıyorum aşkımı yanımda olsan bile

Soruyorum seni
Her gün bende olsan bile
Kapkaranlık gecelerde
Arıyorum seni düşümde yanımda olsan bile
Çekiyorum hasretini
Arıyorum sevgimi
Edebiyyen benim olsan bile

Seni kıskanıyorum başkasının yanında
Seni görsem başkasının kolunda
Ben kahrolurum
Bilirsin bunu sevgilim

Edebbiyyen silinmeyecek aşkımız
Tarihe geçmese bile
Anılacak, anılacak
Dillerden, dile dolaşacak
Haykırılacak aşkımız
Biz ölsek bile
Anılacak
Biliyorsun bunu sevgilim

Mahşerde olsada ayrılmayalım
Darılmayalım
Nolursun ikimiz

Bir gün felek ayırırsa ikimizi
Nolur ayrılma
Kopma benden
Dalından kopan bir çiçek gibi solma
Üzülme, üzme kendini
Ayıramaz kader bizi
Ayıramaz ikimizi

Senin ızdırabın benim
Tüm kötülükler benim olsun
Sana hiç bir kötülük sinmesin
Sen kar kadar saf ve temizsin

Bırak benim olsun iğreçlikler
Sana dokunmasın kötülükler
Sana dokunacak eller
Zaten kırılacaktır bilirsin
Bırak bana bu dertler
Bana durak olsun sevgilim

Bu hayatımız
Gülerek, ağlayarak geçse de
Bütün hayatın darbeleri bizi bulsada
Felek çemberi bizikoluna alıp dönsede
Nolursun bırakma beni sevgilim

Kırma gönül dallarımı
Seninle doğdum
Seninle olacak ölümüm
Biliyorsun bunu sevgilim

Nolursun bil bunu
Ölüm kucağına almadan bizi
Nolursun kader edebiyyen
Ayırmasın ikimizi
Birbirine bağlanmış
Gülde ki diken gibi
Aşıkım sana inan
Bu doğru bir şey
Yalan değil yalan
Bunu biliyorsun sevgilim

Sen beni nasıl görürsen gör
Ben dalsam, sen çiçeğim
Sen gülsen, ben bülbülünüm
Bunu biliyorsun sevgilim

Seni sevmekten
Seni anmaktan
Gözlerimin yaşı kurumuyor
Kaderin sillesini yesek bile
Dayanmalısın, dayanmalısın
Dayanmalıyız herşeye
Kadere karşı gelip
Ayrılmayalım sevgilim

Benden başkasının olma
Temiz, temiz bildiğim
Koklanmamış bir gülsün
Benden başkasına koklanma
Nolursun sevgilim

Sen kaderime atılan imza
Edebiyyen sevgilim
Her zaman benimsin
Her zamanda benim olacaksın
Yemin olsun, yemin olsun

Senden başkasına bakarsa
Şu iki gözüm
Senden başkasına, bakmasın diye
Kör olsun, iki gözüm razıyım
Sen benimsin
Daima benimsin
Benle yaşadın
Benle öleceksin
Biz ikimize ait tek varlık
İki deli aşık
Aşıkız ikimiz

(Serdar Sayıl-1979)

Yüzleşme

Yoldan geçerken gözünüze ilişen aynalar vardır, görüntünüzün bir
görünüp bir kaybolduğu ve ya asansöre bindiğinizde üstünüzü başınızı
düzeltmek için baktıklarınız… Evden çıkmadan kendinize bir göz attığınız veya
lavaboda yüzünüzü iyice yakkınlaştırdığınız… Ama bu sefer aynanın
arkası değil anlatmak istediğim içerik; aynanın önü, bir bakıma esas yönü.
Ve aynanın karşısına geçtiğinizde yüz yüze geldiğiniz kişi. Yani sizin
yüzleşmeniz… Sürekli kaçındığınız, kimi zamansa yok saydığınız
duygularınızın; pişmanlıklarınızın, bastırdığınız özlemlerinizin itirafınız bir
nevi…
Dünyanın size bir gün bir kral gibi davranmasını istediğinizde,
sadece bir aynanın karşına gidip, kendinize bakın. Ve O yüzün size ne
dediğini görün.
Ne babanız ne anneniz ne de eşiniz, o anda üzerinizde etkisi olacak
olan;
söyledikleriyle hayatınızı etkileyen Aynada size bakmakta olan kişidir
yalnızca…
Sizin için “Harika bir dost ya da arkadaş” diyebilirler. Fakat aynadaki
yüzün gözlerinin içine tam olarak bakamıyorsanız veya işe yaramazın
biri olduğunuzu birilerinin canını çok yaktığınızı söylüyorsa -hem de
yerli yersiz- o zaman eksik olan görüntüdeki bulanıklık değil; gerçekten
bunu tereddütsüz söylemenizi engelleyen geçmişiniz, yaptıklarınız veya
yapmadıklarınız, yani tam anlamıyla sizsiniz…

Hayatta en önemli şey kendiniz adına yaptığınız mücadeleyi kazanmaktır.
Bu mücadele ne olursa olsun yenilmemektir zorluklara, önüne çıkan tüm
olumsuzluklara rağmen pes etmemektir. Ve iç benliğinizi herhangi bir
etki altında kalmadan ortaya çıkartmaktır. Zira sağa sola değil kendinizi
kendinize ispat etmek için yaptığınız mücadeledir ruhunuzu aydınlatacak
olan. Sadece siz olmalısınız hareketlerinizin, yaşantınızın mimarı.
Sadece sizin inşa ettiğiniz temeller üzerinde bayrağınız dalgalanmalı. Ve
yaşantınızın dümeni tamamen sizin elinizde olmalı. Ne arkadaşlarınızın,
ne akrabalarınızın ve ne işvereninizin…
Hoş tutmanız gereken kişi kendinizsiniz, boş verin gerisini; çünkü
yolun sonuna kadar kendinizle gideceksiniz. Siz siz olarak kalacaksınız ve
vicdanınız sizden kopup gitmeyecek yaşantınızın herhangi bir döneminde…
Eğer aynadaki yüz dostunuzsa, geçtiniz demektir en zor sınavınızı.
Şartlar ne olursa olsun kaldırabilirsiniz tüm dünyayı ve de geçerken
yanlarından herkes sizi tebrik edebilir…
Fakat yolun sonundaki hediyeniz, kırık bir kalp ve gözyaşları olacaktır
eğer aynadaki yüzü aldattıysanız. Eğer kırdıysanız birilerinin kalbini,
kandırdıysanız… O zaman er geç bir gün baktığınız yüz size gururdan çok
utanç verecektir. Ve siz sadece kendinizle kalacağınız noktada durup
yine sadece size bakacaksınız tüm çıplaklığınızla… Kandırmaya çalışmak
için çaba harcadığınız kişinin sadece siz olmanız ise hafifletemeyecek
hiçbir şeyi…

Başak Ergenekon

sensin benim herşeyim

sensin benim herşeyim

sen gidince ..
gecem bana tutsak,
gündüzümse mızrak olur,

gözüme gülüşün gelince bir an ,
dünyam yıkılır üstüme,
hayatla, kuralını bilmediğim bir oyun gibi oynarım,
yanlış yaparım, kaybederim seni diye korkarım her an…

gözüme görünme dediysem gitme hemen,
yanlış yaparım dedim ya,
anla seni sevdiğimi,
gözünde canlandır güzel günlerimizi…

SEN BİLİRMİSİN

Sen bilirmisin için kan ağlayarak mutluluk maskesiyle dolaşmayı,
Sen bilirmisin kalabalık içinde yalnızlığı ve çaresizliği,
Sen bilirmisin o senin olmadığı için her sabah güneşin doğmaması için tanrıya yalvarışını,
Sen bilirmisin sevdiğin aklına geldiğinde sol yanının sancımasını,
Sen bilirmisin hiç durmadan kanayan sevda yarasına tuz basmayı,
Sen bilirmisin dermansız dertler diyarında muhabbet hapis yatmayı,
Sen bilirmisin bu aşk iletinden kurtulmak için çabalayıpta kurtulamamayı,
Sen bilirmisin canından ayrı kaldığın günlerin zindan geceler gibi acı verdiğini,
Sen bilirmisin aşkın için sevgin için herşeyi göze alıp mücadele edip savaşmayı,
Sen bilirmisin uğrunda herşeyini feda edeceğini sevdiğinin ellere gidişini,
Sen bilirmisin gelecek için birlikte kurduğunuz hayallerin bir bencillik uğruna yıkılmasını,
Sen bilirmisin o böyle mutlu diye sevdiğini ellerle paylaşırken sessiz kalmayı,
Sen bilirmisin kavuşmak için tek çare olduğuna inanıp AZRAİLLE bile dost olmayı.

BiR AyrıLıK GüNüNDe!!!!!!!

Ben nice ayrılıklar gördüm ömrümce
Kuşlar gördüm; kırılmış kolu, kanadı
Ayrı düşmüş sevdiğinden kuşlar gördüm
Hiç bir ayrılık bana bu kadar komadı

Ayrılığın bir ağrıdır vurur şakaklarımda
Ve büyür gözlerimde bir okyanus kadar
Derinden ses verir içimde bir tel
Sonra, birdenbire kırılır, kopar

Yeryüzü çekilir altından ayaklarımın
Geçer başıma çöken bir tavan gibi gökyüzü
Durmadan çalınır kulaklarımda
Şarkıların en hüzünlüsü

Seni alıp uzaklara giden otobüs
Benim üzerimden geçer hışımla
Devrilir, bakakalırım ardından
Bir sel gibi akan gözyaşımda…

Artık ne yapsam boş, teselliler faydasız
Karanlık gitgide en derinlere çeker beni
Çaresiz, bütün sokaklarında bu şehrin
Böyle perişan beklerim dönmeni

Dolaşır birbirine yorgun ayaklarım
Ellerimi koyacak bir yer bulamam
Nereye gitsem, en koyusu acıların
Ne yana baksam, çıldırtan bir akşam

İstemem ben bu ömrü, bu talihi istemem
Böyle durup durup senden ayrılmak varsa
Orada bir mezar kazılır benim için
Ayrılığın nerede başlarsa.