Edebiyata ilgi duyma ediminin bir etkenlikten ziyade bir tür edilginliğin kompleksi olduğu öteden beri bilinir.Böylece kabul edilmesi gereken noktanın da bir tür alacakaranlık kuşağının özneyi etkisi altına almış olacağıdır.Edebiyatçıya bu gözle bakılmadığı sürece o, gerek yaşamı itibariyle gerekse yazdıkları itibariyle
suçlu veya aykırı görülecektir;diğer bir tabirle aykırılığı, yüzeysellerce tespit edilmemişleri edebiyatçı saymak yanlış olmaktadır.

Sanatçının ontolojik konumu, hayata duyduğu mesafelilikle paraleldir;sanatçıyanız herkes gibi duyma,yaşama,düşünme hakiki bir alçalma olur.Bununla birlikte sanatçının seçkinliği aristokrasi ile de örtüşmez;sanatçı alacakaranlık kuşağının öznesi olarak bu flu dünyadan uzak olan her olgunun bir “ölüm” olduğunun farkındadır;o,erotizmdenbahsederken de(Sade gibi), dinden bahsederken de(tolstoy) ölümden bahsetmektedir.Kuşkusuz bu ölüm dünyanın eksikliğini duyumsamaktır;öyleyse üslup olarak sanatçı,bir ideolog olamaz,iktidara
destek veremez,insani olmayan söylemlere ya ilgi duymaz ya da başkaldırır;tabir
yerindeyse alacakaranlıkdan başka bir yerden emir almaz.

Elbette bütün bu niteliklere ulaşmak gayretle olmaz; zaten sansualizmin baskısı altında yaşayan özne anlamlı tesadüflerle de karşı karşıya gelir;sanatçı,iktidara kafa tutarken de bir karıncayı severken de “bu durum karşısında yapacak başka şey bilmiyorum” diyen kişi olabilir.Öyleyse sanatçı alacakaranlık kuşağının gizemine güvenmek zorundadır;bir de bakarsınız ki bütün tehlikeleri bertaraf etmiş,siteminizi etkin bir hoşgörüye çevirmişsiniz; sitem dünyalıktutkusudur; Tanpınar’ın dediği gibi duygusallık gülünçtür.

Şeyh Galib,benim yerime noktayı koysun:
Aşıkda keder neyler
gam halk-ı cihanındır
Koyma kadehi elden
söz pir-i muganındır*
*alacakaranlığın efendisi

Necatigil