SiirHayat.com
YAGMUR DELISI…. Bir deli yagmurdun sen . yagisini,tepeden tirnaga beni sirilsiklam yapmani severdim. her damlan içimeislerdi,her damlan yüregime akan bir nehire dönüsürdü. O islak halime bile tir tirtitrerken , bir tek damlani bile kaçirmamak için çaba kapanmazdim hiç biryere . Yagmurdan sonra üsümeyi kim severki ? iste. Bir yagmur dbagilisinadönüstürmüstün beni. Sen yagdigin zaman elinde semsiyeyle gezen, kaçisaninsanlari gördükçe öfkelenirdim.Seni hissetmeyen insan neden yasar kidünyada ? Sonra dagilirdi öfkem ve gururlu bir gülüs kaplardi yüzümü. Hiçkimsenin fark etmedigi o güzel islakligin tek sahibi bendim. Bu beni hepsindenfarkli kiliyordu. Onlar sirdanadi ,ben farkli . Uçurumun dibindekiyanliz çiçektim ben . Tek besinim yagmurdu. Yagisini beklerdim.Kurak günlere,ayaz gecelere inat hiç bitmeyen bir umutla beklerdim seni. Kapardimyapraklarimi, bükerdim boynumu direnmek için . Umudun yitip gittigi günler de olduelbette. Bekleyisin iskenceye dönüstügü zamanlar da oldu. Yagmamaihtimalin yoktru ama ya ben sabirsizdim, ya da sen yagacagin zamani çok iyibiliyordun.Ben bunun rahatligiyla hiç solmayacagimi düsünürdüm. Yagacaginibilerek özlemin tadini da sevdim ben .Benimle birlikte bekleyen diger yanlizçiçekler ”Artik yagmayacak ” diye kendi yagmurlarindasn ümidikesmisken ben ”durun derdim onlara benim yagmurum hepimizi hayata döndürmeyeyeter…” Öyle kivaminda yagardin ki, ne sel olup kikardin duvarlari ne bir kaçdamlayla kandirdin dünyayi. Hep ”sükür” dedirttin . Seni tasiyanbulutlar da hiç sihay olmadi .Yakismazdi sana kara bulutlardan düsmek dünyaya.Aydinligini verdin, beyaza boyadin onlari . Bu yüzden hiç bir zaman için yikimolmadi yagisin. Yagisindan sonra gökkusagina dönüsmeni de sevdim. Herdamlan baska bir renkti çünkü. Gözlerimi alamazdim o renk cümbüsünden.Çabuk kaybolacagini bildigim için bir saniye ayirmazdim gözlerimi senden.Sonra günes yükselir, sonra sen çekilirdin. Ama her gidisin yenidendöneceginin müjdesiyidi ben bunu bilirdimim. Bu aralar bazi yerlerde kurak günlergeçiyor. Ne bulut var, ne de yere düsen bir damla. Ben yine direniyorum amasen o kurak yerlere yagmakta geciktin ey yagmur!!!… Sitemedir sanma,vardir bir bildigin ama düsün ki sen olmasan solup gidecegim bu dünyada .yagve berni sirilsiklam et
beni . BEN ÖYLE TUTUKLU , ÖYLE YAGMUR DELISI ….
Düşünceyüreği
İnsan sevdikçe tanır kendi benliğini psikolojide.Bende seninle konuşurken yaşamın tadına varıyorum.Yaşamın tadı,var olduğunu ve birşeylere değdiğini hissetmek.Günlük yaşamdan çok farklı arada bir çıkar davası yok sadece sen ve ben ikimiz istediğimiz için burdayız. İşte benim istediğim sistem bu olmalı sömürüsüz, duyguların ve düşüncelerin esaret altında olmadığı bir dünya..
Gülümsemeni anlatabilmeni isterdim,yanaklarındaki tebessümüde. Helede
gözlerin masmavi ve masum olmalılar.
Korkularım var yarınlardan ama unutmamak gerekirki yarınlar aydınlıklarla dolu.Yarınlar senin, senin ve sevdiklerinin.(Derim hep geceyi hiç sevmem.Tek istediğim avuçlarında kalmaktı,avuçlarına sığamasamda düşlerinde gezerim. Unutmaki yüreğim sadece senin. Ama sendeki yürekte bana ait bişeyler yok, o yürek başkasının istesemde istemesemde..ve her akşam giderken yüreğime basa basa gidiyorsun..
Yaşama başladığımızda herbirimize birer ıslak mermer ve ona işleyebileceğimiz avadanlıklar verilir.Bu mermer blokları kimimiz işlenmemiş el değmemiş biçimiyle ve tüm ağırlığıyla arkamızda sürükleriz ya da parçalayıp çakıl taşı gibi döker yerelere saçarız, yada görkemli bir biçimiyle onu işleriz., ona ve dolayısıyla kendi yaşamımıza örnek oluşturacak bir biçim ve anlam veririz..
Nedenli nitelikli ve hak eder olursak olalım iyi bir yaşama ancak bunu kendimiz ona sahip olma iznini verdiğimiz zaman ulaşırız..
Kolay yaşam hiçbir şey öğretmez.Her güçlü düşünce kesinlikle hayranlık uyandırır.
Dünyada kalış sürecimizi tamamladıktan sonra önemli olan tek şey sevmeyi ne denli başarabildiğimizdir..
SEVGİ..
Bazen umuttur tren garlarında, bazen gemidir limanlarda
SEVGİ..
Bebelere benzer derler bebelerin avuçları pembedir çünkü hiç haram tutmamıştır..
SEVGİ..
Bulamazsın buluncada ulaşamazsın.
Yanarsın,tutuşursun feryadın göklere ulaşır …
VAZGEMEDİĞİM FAKAT ULAŞAILMAZIMA…
Nur Tanesi
Bir parkta oturup, kim bilir hangi serüvende kendini ve hayatı sorgulayan bir adam aynen şu cümleleri tekrarlıyordu…
“Bu hikaye bitti, bitti!Ah, mutluluk neymiş anlayamadım”. Kendini ve hikayesini
not alan sessiz yazardan henüz haberi yoktu”.
Adam kendini ve hayatını belki de ilk defa çekinmeden soruyordu. Bir adamın derin düşünceleri, sorgusu, ve derinlerde kayboluşunu ‘ekranlarınıza’ getirmekten onur duyarım. Özay Film sunar…
“Hayat birçok sürprizleri bünyesinde barındıran bir haindi. Yolcular üşüyor, çocuklar hastalanıyor, palavracı siyasetçiler pembe tablolarla ömür geçiriyorlardı. Burası Anadolu’ydu. Gerçeği yaşayan, “yalanı” söyleyenlerle doluydu etrafım. Açtım, sigarasızdım. Beynim soğuktan olsa gerek pişmanlıklarımı bana anlatıyor ve incitmeden küfürler savuruyordu. Hayat neydi?Sürekli bir yerlerinizin kanatıldığı bir ring mi?Neydim ben?Buralarda ne işim vardı?”
Böylelikle kendine en zor soruyu soran adam, o dingin adam, kendi hikayesini derin derin merak ettiriyordu. Hani tabiri caizse çok toz yutmuştu, hırpalanmıştı, belliydi. Omzunda henüz kalkmış bin yıllık yükü vardı sanki. Uzun uzun düşünüyor, sanki başkası kulaklarına fısıldıyormuş gibi devam ediyordu, soluksuz ve bozuk bir kaset gibi takılıyordu.
Neydi onu bu kadar rahatsız eden? Hiç rahatsız olmamak mı? Belki de evet. Hayat bir film gibiymiş. O kadar gerçek, o kadar yalancı ve o kadar geçici. Belki de haklıydı. Adam belki de hiç olmaması gerekecek kadar haklıydı.
Neden sonra devam ediyor yalnız adam;
“Buldum” diyor “hayatın manasını buldum”. Ve o korkunç gerçeğimizle yüzleştiriyor bizi; “İnsan doğada hep ne araması gerektiğini arar. Ömrü ve beyni ne araması gerektiğini bulmaya yeterse benim gibi tımarhanelik olur”.
Yıllar önceydi bu “ADAM”la tanışmam. Konuşmasını ve gerçekliğini kıskandım. Söyledikleri ve yaptıkları cesaret istiyordu. Onun kadar gerçekdaş değildim. Zaten olsaydım, ömür boyu bu soruları düşünüyordum. Kendime bir yalan söyleyip soruların tümünü sildim. Tüm insanlar gibi. Eğer cesur düşünseydim, O SORULARIN TEK BİRİNİN cevabını bulmak için yıllar verirdim. Bu yalnız adam öyle okkalı sorular soruyordu ki. . . Belki de hiç bilinemeyecek kadar zor. Her soruya verdiğin cevap içinde daha büyük sorular uyandırıyordu. Hani çığ gibi büyüyordu. İşte onlardan not alabildiklerim.
“Bir insan kendini ne kadar tanıyabilir?Bence gerçek odur ki sen kendini bir başkasından daha az tanırsın. Beni en çok yıpratan şey de bu. Kendine bu kadar yabancı olan bir sefil, kendini tanıyamayan bir sefil kimleri tanısın? Kimlere kendini tanıtsın? KENDİNE GÜVENMEYEN KİME GÜVENSİN?
Bir insan ne kadar istese de ancak karşıdan görülebildiği gibi midir? Gerçek nedir? Kime göre değişi? Heh. . Benim ki de soru ha! Gerçek bu, kime göre değişmez ki? Gerçek değişiyorsa aslında gerçek değil midir? Yalan ve gerçek birilerinin uydurduğu değerler silsilesi midir? Şu an var mıyız? Yok muyuz?Var olduğumuzu da, yok olduğumuzu da ispatlayabiliyorsak, İSPAT NEDİR? Var mıyız? Yok muyuz? Aslında var mıyız? Yoksa aslında yok muyuz? Asl olan ne. !?. Düşünmeliyiz uzun uzun, ACABA VAR OLACAK KADAR ÇOK MUYUZ?
Şimdi soranlar olur. . Bu hikaye ne kadar gerçek? “Cevap belki de hiç yaşanmamış kadar gerçek”. “Hiç yaşanmamış gerçek var mıdır?”. “Yaşayan gerçek , yaşamayan yalan, yaşanmamış. . yaşayacaklar da var…offf…. “Böyle kıvranmaya başlar insan. Tavsiyemdir. Her zamanki gibi yapalım “bunlar boş işler, safsata”, “KAFA YORMAYA DEĞMEZ. ” Diyelim, tıpkı her zaman ve herkeste olduğu gibi….
Murat Özay