SiirHayat.com
Çocukluğumuzu bıraktığımız yörelerden sevgiyi şekillendirdiğimiz yerlere
duygular taşıyarak…Yürek yaralarını sardığımız diyarlarda coşarak…Geldiğimiz
gurbet köşelerinde türküler yazdık türküler söyledik…
Gelincik tarlalarını gurbete taşıdık türkülerimizle.
Hasretle büyüttük çocuklarımızı… türkülerden köprüler kurarak… Yüreklerimize
nakşedilen aşklarımızla yaşadığımız yerlerden taşarak…… Sokakları,
durakları, denizleri türküleştirdik. İş yerlerinde mırıldandık sevgileri,
gurbet yaptık türküleri… Türkü yaptık köprüleri…
Getirin şırıltısını akarsularımın… Annemin narin sesleriyle süslenen geçmişimi
getirin…Çocukluğumu getirin şiirlerinizle…Güvercinlerimi kondurun
pencerelerime, kız arkadaşlarım Aynur’un güzelliğini, Sabiha’nın saflığını
şarkılarla getirin; komşularım Derya’ nın sevdasını ve Ayhan’ın kurnazlığını
türkülerle getirin… Mısralarla taşıyın onların temiz duygularını…Türküler
dokuyarak yollarında geçmişin…
Yıldızsız gökyüzlerinde bıraktığım güzel anları, uykusuzluklarıma yamanan
zamanları, yudum yudum içtiğim türkülerimi bana getirin…
Hasret ağlarında ne olursunuz yalnız bırakmayın beni…Dönemeçlerde yarım
kalmasın rüyalar…
Türkü deyip geçmeyin…
Treni uzaklara götürür… Rüzgârı estirir… Kuşları kondurur…Gurbette insanı
muma döndürür…
Uçurur, ıssız yollardan geçirir…
Aşık eder sevdalandırır… Ayvaya çiçek açtırır. Elleri kınalı, yüzü duvaklı
gelin için destan yazdırır…
Yalın ayah, başı kabah gurbet olur dostsuz sabah… Öç alır aşkına engel
olandan…
Hop hop ister, toyluk ister oğlandan… Soldurur gül iken… Sevdirir deliye
döndürür… Yusuf olur zindanlarda… Zülüf olur ak gerdanda…
Türkü be bu kardeşim… Dilden dile dolaşan…Ta gurbete ulaşan… Yorgun
değiliz biz türküler varken… Güneş içimizden doğarken…
Bu yazı 24.12.2002 tarihinde Avrupa saatiyle 23.35′de yönetmenliğini Feray ULAK’
ın yaptığı
Türkiye’nin Sesi Radyosu “Bir Selam da Kendine Ver” programında Spiker Dilek
Beyhan GÜNALP tarafından okunmuştur.
Üzeyir Lokman Çaycı
Güneş gözlerini kör etmişti. Ondan başkasını görmüyordun, görmek de istemiyordun. Sorduğun sorulara da yanlış yanıt veriliyordu. Ama sen bunu anlamıyordun bile.
Koşuyordun, sadece koşuyordun. Bildiğin bir yol vardı ve bildiğin bir ışık. Onun için bütün bu yanmalar ve yanılmalar.
Belki de karanlık ve bedbaht kış gecelerinden yağmurlu ve güneşli bahar günlerine eriyordun. Düşen damlaların şeffaflığına ve açan güneşin aydınlığına dalıyordun.
Düşümsü günler bir biri ardına sıralanırken nasıl başka, sıradan olayların farkına varırsın. Sağır olmuş duyamıyordun, kör olmuş göremiyordun. Bütün duyu organların transa geçmişti. Anlayabiliyor musun? Durum böyleyken nasıl bilecektin, nasıl umarsız olduğunun farkına varacaktın.
Şimdi ise her görüntü tastamam yerli yerinde. ve katı gerçek, acımasız, boş vermiş ve umursamaz gerçek karşında.
Dil çıkarıp seninle alay ediyor. Umudu hiç sorma. Yüzüne bile bakmıyor.
Ömer Ilgaz
Uzun bir yolcululuğa çıkma zamanı gelmişti artık. Yitirdiğim zamanı kovalama ve
büyük sorgulamadan geçme zamanı. Kimsesiz kalanın ben mi yoksa kelimeler mi
olduğunu bilmeden, yazar eskilerinin kaç para ettiğini bilmeden öylece yalın ve
kendi başına. Çünkü yazmak, kendi başına kalmanın kağıda şifrelenmesinin bir
yoluydu belki de. Bu şifreyi bilen kaç kişi kalmıştı, onlar neredeydi şimdi .
Korku ve karamsarlık sen bekledikçe üstüne geliyordu sanki. Ben mutluyum ve
mutluyken yazamıyor insan zırvalaması daha ne kadar oyalayacaktı beni.
Doğurganlığı yitirmiş olmak bu dişi duyguyu kaybetmiş olmak belki de itirafı en
zor gelendi bana . Yola çıkmanın zamanı gelmişti. Herkesin gittiği bir yön vardı
hayatında, bense yolunu kaybetmiş gibiydim. Hayat o kadar sankilerle doluydu ki
bu hengamede varlığımdan bile şüphe duyar olmuştum. Kim çıkaracaktı beni bu kör kuyudan. Bir giden yol olmalıydı bilinmeyen istikamete. Şehiriçi tabelaları bu
yönü gösterir miydi, yoksa şehirlerarası karayollarda kara talihe küfrederek
gezinmek miydi çözüm? En çok bu karanlık boğmuştu beni , belki acı bir fren sesi
belki donuk ve anlamlandıramayan bakışlar. Sonra bir anda gidememek , öylece
kalmak olduğun yerde. Gazete sayfalarından bir yorgan üstüne ve bir sonraki
günün gaztelerinde kısa ve anlamsız bir haber olmak. Kim bekler seni , acından
kim kavrulur bilmeden öylece kardeş olmak toprağa. En çok o zaman gitmek istedim, bu karmaşasından dünyanın . Elim nicedir varmıyor kaleme , gitmek sadece gitmek istiyorum. Bizim gibilerin var olduğu bir yer olmalı, kelimelerini
yitirmişlerin yurdu.
Nerede başladı bu hikaye, asıl adam ve asıl kadın kimdi bunu bulmalıydım herşey
yok edilmeden önce. Sesleri çalınmış, sessizliği öğrenmiş bu insanlar topluluğu
sesini kimlere kaptırmıştı öğrenmeliydim. “Önce kelime vardı” demişti büyük
üstad, bir bildiği olmalıydı. Konuşma kartonlarıyla koca bir hayat geçmezdi ki.
Konuşmalıydık . Sesli ve sessiz harfler çıkarmalıydık peşpeşe ve bunlar bir
anlam ifade etmeliydi. Öncesi ve sonrası , dünü ve yarını , gerçeği ve yalanı
olmalıydı tüm bunların. Yoksa yalan söyleyen kelimenin kendisi miydi? O kadar
çok yalan söylenmişti ki doğru kelimeler terk etmişlerdi buraları , böyle sessiz
ve çaresiz bırakarak bizi kendi dünyalarına, kendi diyarlarına geri dönmüşlerdi.
Giderken onlarsız yapamayan asıl adam ve asıl kadını da almışlardı yanlarına , o
yüzdendi bunca öyküsüz kalmam. Artık kurgu öyküler zamanı geçmiş “anlatsam roman olur” devri başlamıştı. Ne zaman atlamıştık bu çağları, gerçeğin ne olduğunu anlamadan nasıl gerçek yaşamlara dalmıştık. Bu işin sonu yok biliyorum, öyle hızlı ki zaman şimdi yazdıklarım bile geçmişe gömülüyor. Sessizlikte keramet var demiş olmalı birileri. Kelimeler insanı aldatır, biz size kandırılmamış kelimeler getirdik demiş olmalı. Yolculuk bu yöne belli oldu artık, zaman çalınan kelimeleri bulma zamanı. Her kelime bir hayatı götürdü bizden çünkü , artık kapıda beklemek yok girip almalıyız onları.
Geçmişe uzanmak gerekiyordu bunun için. Önce kelimeleri kronolojik sıraya koymak gerekiyordu. İlk ne söylemiştim , benim söylediğimi diğerleri de söylemiş
olmalıydı. Kapıda herkes sırasını bekliyordu mutlaka. Bana neler söylenmişti,
ilk olan hep temizdir. Bir şeyler var hatırladığım ama çok eski değiller, yakın
zaman ne kadar yakın bilmiyorum, tüm sorun da buradan çıkıyor zaten , unutmak, dün olanı bugün unutuyoruz, yada ben unutuyorum. O zamandı işte, birkaç zaman önceydi diyelim. Biliyorsun herşeyin bir bedeli var demişti, oysa bilmiyordum. Hayatım boyunca duyduğum en önemli şeymiş gibi dinledim onu. Oysa bahsettiği ufak ve önemsiz birşeydi. Kendisini öylesine veriyordu ki anlattığı şeye, insan korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını sanıyordu. Bunu neyle
açıklayabilirdi insan. Ben , kendi hesabıma böylesi ufak ve önemsiz şeylerin
böylesi rağbet görmesini anlamamıştım , şimdi anlıyorum kandırılmış kelimelerle
ancak bu kadar oluyordu demek ki. Boşluğa dikilen gözlerimi ona doğru
yönlendirdim. “Haklı değil miyim ?” diyordu. O an anladım doğru kelimElerin beni terk ettiğini , tek söyleyebildiğim Nikaragua’ya trenle gitmem gerektiği oldu.
Ok yaydan çıkmıştı artık doğru söze ne denir diyemezdim böyle bir durumda,
cehennemin dibine gitmem gerektiğini hatırlattı. Kalktı gitti sonra , özneyi
bile hatırlamıyorum şimdi, edilgen bir hal almalı o zaman tüm bu anlatılanlar.
Yaydan çıkan okun hedefi belliydi artık. Bir anda aklıma o kadar çok şey
gelmişti ki. İlk aşk maceralarım geldi mesela , ocak müdavimi karpuzcu, bankalar
caddesi, terk ediliş lokantası, boynuzlanma pastahanesi, ilk bakış okulları
hepsi birden geliyordu. Ama topladığımda o zaman tüm bu betimlemeleri
yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu anlıyordum. Ok meselesi öyle hızlı büyüyordu ki zarar vermeden neticelenmesi mümkün görünmüyordu. Yıkık omuzlarla, üzerimde hiçbir yük taşımamanın ağırlığıyla gidiyordum . Kendime eskiye veriyordum (demek o zamanda böyleymişim) . Her yıkkınlık sonrası bizim zamanımızda böyle değildi diyordum, oysa öyle bir zamandan söz etmek bile mümkün değildi. O zaman olsa olsa “tunç devri” olur diyecektim daha sonraları.
Her şeyin bir hayal perdesi üzerinde oynatıldığı saplantısı o zamanlar yerleşti kafama. Eskimiş şarkı sözleri gibi hissediyordum kendimi. “Adımız miskindir bizim”le başlayıp “eskiden karpuz idik” ile biten şarkı sözleri gibi. Ama tam o sıralarda “çalgıcı karısı Binnaz” devri başlamıştı. Tüylerimin diken diken olduğu bir mevsime giriyordu sevgili ülkem. Daha doğru ve dürüst kelimeler terk etmemişti bizi , biraz daha sabretmek istiyorlardı. O zamanlar daha Olric’le de
tanışmamıştım. Güzel düşler ülkesi diye birşey uydurmuştum, Utopia gibi kendine
münhasır bir ülke. Kelimlerin göç mevsimine yakındı zaman, belki “ben sizin
babanızım” manzumesinin yazılmasından kısa süre önceydi. Güzel düşler ülkesinin
Türkiye temsilciliğine aday olduğum günler. O ülkede kelimeler kendi
anlamlarında kullanılırdı. Herkesi takip eden donanımlı ajanları vardı mutlaka.
Kendilerinin ne kadar şanslı olduklarını anlamaları için halklarına burada geçen
zırvalıkları anlatırlardı. O zamanlar çok aradım o ülkeyi. Olmayacak yerlerde
sabahladım, kağıt yığınları üstünde , akşamdan kalma düşlerimi şarap –leblebi
kahvaltlarında erittim. Sonra geçti herşey . Unutmak ne büyük erdemdi. Bir onu
unutamayacaktım belki de, yola gidip dönemeyeni.
Kalemle tanışmama bağlıydı bunların hepsi. Kalemle ve yazıyla tanıştıktan sonra
her şey zincirleme bir trafik kazası gibi gelişecekti çünkü. Küçük bir çocuktum
o zamanlar , şiirle mani arası şeyler karalıyordum, etrafımda bunu yapan pek
fazla insan olmadığından ben de farklı birşeyler olduğunu sanıyorlardı. Oysa
yazdığım aldatılmış bir toplumun aldatılmış kelimelerinden başka birşey değildi.
Evet zamanı gelmişti yola çıkmanın , anılar o kadar kesik kesik ve zorlayıcıydı
ki başa çıkacak gücüm kalmamıştı. Ama özgürlük kelimelerin ucundaydı. Yazmak , bir anlamda yaşamaktı benim için. Hayatta kalmak için gitmek gerekli , yitik kelimeler diyarını bulmak gerekli.
Dündar Bayram