SiirHayat.com

Msn Argosu

29 March 2008 Yazan* | Kategori* Denemeler

‘Messenger’ kelimesinin kısaltılmışı msn. Haberci, ulak anlamlarını taşıyor bu kelime, İngilizce. ‘mesincır’ diye telaffuz ediyoruz. Son zamanlarda kısa haliyle okumak moda oldu; yalnız iki ayrı söylenişi söz konusu. Kimileri ‘emesen’ diye söylerken bazıları ‘mesene’ diyor. İkinci söylem Türkçe kısaltmalar için kullanılıyor.
Ancak kelime Türkçe olmadığından kısaltmasının da orijinaline uygun olması gerekir diye düşünüyorum. ‘Messenger’ ı Türkçeye çevirmeyi başardığımız ve kullanımını yaygınlaştırdığımız an, kısaltılmışını Türkçemize göre kullanma hakkını elde etmiş oluruz ve göğsümüzü gere gere kullanırız. SMS, ‘esemes’ diye okunurken buna ‘semese’ diyenler çıktı; lakin tutmadı. Yavaş yavaş kısa mesaj servisi diye yorumlayıp ‘KMS’ şeklinde kısaltanların kabul görmeye başladığını memnuniyetle görmekteyiz.

Burada Messenger yerine yeni bir isim teklif edecek değilim. Maalesef bunu yapacak olanlar gecikmiştir. Bundan böyle öne sürecekleri her isim güdük kalacaktır diye düşünüyorum.

İnsanların kolayca ve etraflıca haberleşmesini, yazışmaların yapılabildiği gerekli aygıtların eklenmesiyle konuşma ve konuştuğun kişiyi görme imkanı sağlayan bu muhteşem buluş yaygınlaşıyor. Bilgisayarı ve internet bağlantısı olan her fert, bundan istifade ediyor.

Kullanıcılarından biri olarak muzdarip olduğum bir husus var. Türkçemizi katlediyoruz yazışmalar esnasında. Konuşma ve yazı dilimizden apayrı ucube bir harfler topluluğu ortaya çıkıyor ve üzüntüyle belirtmeliyim ki bu garip harf yığınlarıyla yazışanlar birbirlerini anlayabiliyor(!).

Kimileri kullanılan bu garip yazışma stiline dil deme gafletini gösteriyor. Hatta ‘internet Türkçesi, msn Türkçesi’ diyenlere de rastlamak mümkün. Hayır, bunlar Türkçe değil. Olsa olsa argodur, jargondur. Birkaç farklı anlamı olan argonun meslek erbabını ilgilendiren özel dil sınıf değil. Diğer anlamıyla örtüşeceğini zannediyorum: Her yerde ve her zaman kullanılmayan veya kullanılmaması gereken çoklukla eğitimsiz kişilerin kullanıldığı söz veya deyim.

Adına chat(çet) yapmak dedikleri, laklak saatlerinde yazılanlar çok garip. Bu garabeti göz önüne sermezden önce chat(çet) sözcüğüne değinelim. Chat, sohbet etmek, muhabbet etmek demek. Ne güzel bir anlamı var. Konuşmaları muhabbetten uzak, çetten çütten ibaret, özellikle gençlerimiz için bünyesinde bulundurduğu bir anlam da laklak etmek. Bu haliyle ismiyle müsemma oluyor.

Zamanların bir paraya satıldığı bu konuşmalarda rastladığım örneklere değinelim istiyorum:
*-s.a — selamün aleyküm demekmiş. Pekala yanlış anlaşılabilir: ben de a.s. diyen çıkar.
*-a.s. — aleyküm selam
*-hg —- hoş geldin
*-hb —-hoş bulduk
*-slm — selam, biz selama kızıyorduk, bunu bile gereksiz görüyorlar artık:slm
*-nbr —-naber ne demekse. Cevaben,
*-ii diyorlar. —-iyi demekmiş.
Peki ayrılırken neler söyleniyor:
*-aeo —Allah’a emanet ol.
*-kib —kendine iyi bak

Zaman zaman, yazıştıklarım arasında bu tür kullanım hatasına düşenlere rastlıyorum. Uyarıyorum ve gerekçelerini soruyorum. Hızlı haberleşmek, kelimelerden tasarruf diyorlar. Ne hazin bir cevap! İnsan, kelimelerle konuşur, anlaşır. Kullandıkları şeyler kelime olmadığı halde, bunların konuşuyor ve hatta anlaşabiliyor olmaları ucube bir dil ortaya koyuyor.

Türkçemize biz Türkler sahip çıkacağız. Türkçemiz bizimle yaşayacak, biz onunla varlığımızı ilelebet idame ettireceğiz.

İsmail Dönmez

Mevsimsiz Bir Fırtınadır Aşk

29 March 2008 Yazan* | Kategori* Denemeler

Biz ne dersek diyelim anlattıklarımız ancak karşı tarafın anladığı kadardır,
ulaşabildiğimiz yer ise asıl ulaşmaya çalıştığımız nokta olmaz çoğu zaman.
Amacımızı sorgularız! Beklentilerimizi… Doğrularımızı irdeleriz; daha sonra da
neyin kime göre doğru addedildiğini… Başımızı ellerimizin arasına alır, dalıp
gideriz uzaklara…

Birden fark ederiz ki hayat sınavlardaki gibi çözümsel değil, bir formülü yok
öyle elle tutulur, gözle görülür. Zira o, oldukça acımasızdır bizlere karşı;
toyluk zamanlarımızı, hatalarımızı fazlasıyla ödetir! Yanlışlarımız ödül bulmaz
dizilerdeki gibi. Ektiğimiz ne olursa olsun, öderiz o ya da bu şekilde… Dört
yanlış değildir bir doğruyu götüren; hatta beklenenin tam tersine bazen bir
yanlış dört doğruyu bile götürür…

Götürür götürmesine de yanlışın nerede, nasıl ve niçin yapıldığı anlaşılmaz bile
tarafımızdan çoğu kez. Yitip gidene, kaybedilene bakakalırız ağzımız bir karış
açık. Hatta yüzsüzce “Haksızlık” koyarız bunun adını. Yaptığımız yanlışın
arkasında durabilecek, ondan ders çıkarabilecek kadar bile insan olamayız!
Sevdalarda da bu böyledir. O çok sevdiğimiz kişiyi, üstüne delicesine
titrediğimiz sevdaları öyle tüketir, öyle yıpratırız ki… Zamanla karşı tarafın
duygularını, düşüncelerini, özlemlerini görmezden geliriz bencilce! Her şey
bizim istediğimiz zamanda, istediğimiz şekilde, ayarladığımız koşullarda
gerçekleşsin isteriz. İsteriz ki karşı taraf bize hiç ters düşmesin; ne
söylersek, ne dilersek koşulsuz kabul etsin. Bizden önce hiç yaşamamış sayarız
onu ve bizden ayrı bir hayatı da olmasın isteriz. Aşık olduğumuz, sevdaya
tutulduğumuz kişiyi bir başkasına dönüştürmek için çabalar dururuz bilinçsizce;
sanki amaç kimsenin onu bizim sevdiğimiz kadar sevmemesi, bizim gördüğümüz gözle görmemesiymiş gibi.

Deli divaneyken Mecnun misali, bir süre sonra anlam verilmez bir şekilde yetmez
olur kan verenimiz. Hiç doymayan aç kurtlar gibi hala bizim olmayanlara takılır
gözümüz. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağımızın farkına
varamayız bir türlü. Hataların zincir halinde oluşmaya başladığı nokta budur
işte…

Telafi konusunda da o kadar beceriksizizdir ki, yanlışlarımıza yenilerini
ekleyiveririz. Sevda geçirmez yaptığımız kalbimiz adapte olamaz ödün vermeye,
yumuşamaz bir türlü. İçinden bir ses “Peşinden deli gibi koş, gitmesine izin
verme” dese de, zor gelir çaba harcamak… Konumumuz olur bahane, eş-dost ya da onurumuz yersiz yere yücelttiğimiz.

Sanırız ki kuru bir özür yetecek tüm kırgınlıklara… Sanırız ki kopan bir ipe
sıkı bir düğüm attığımızda tüm halatın en sağlam yeri o düğüm olacak ilerde. Hiç
hesaba katmayız ne kadar sıkı görünse de elimize aldığımızda canımızı acıtan tek
noktanın bize sağlam görünen düğüm olacağını…
Nedense hayatı sonsuz, fırsatları sayısız zannederiz! Heba etmeyi göze alırız
sevgimizle birlikte sevdiğimizi de…

Hayatın karmaşasında bizi ayakta tutabilecek tek gerçeğin “sevgi” olduğunun hala
kavranılamaması inanılır gibi değil. O kadar yabancılaşmışız ki Samimiyete,
Dürüstlüğe! O kadar yabancılaşmışız ki fark etmeden kendimize bile…
Hiçbir şeyin karşılıksız verilmemesini tasvip eder olmuşuz, ne acı. Dostluklar
unutulmuş, yardımlaşma ise masal! İyi niyet yok, içten davranışlar tutuk, bir
sonraki adımın peşinde herkes! Her şey oyun içinde oyundan ibaret ve kartlarını
açık oynayan yok. Senaristler hep bencilce başrolde; figüranlar sonuçtan bihaber
yazılanı oynama derdinde sorgusuz, sualsiz…

Sevdalarımız da böyle kısır döngü halinde. Sürekli almak ister gibiyiz hiç
vermeksizin. Hepimizin çıtası farklı olsa da, hedefe ulaşana kadar seferdeyiz.
Galip gelip de işgal edince bizim olmayan toprakları, sunulan meyvelerden
kaçıyoruz tam olarak tadına varmadan.. Korkuyoruz kendimizi kaybetmekten,
korkuyoruz sonuna kadar sevmekten, sevgimizi sevdiğimize göstermekten.
Hüzünlerimizi, acılarımızı bile doya doya yaşayamıyoruz; üstünü çikolatayla
kaplamış, yok saymışız onları, Pollyannacılık oynuyoruz…
Hayal ürünü kahramanlarla varolmayan sevdalar yaşıyoruz aslında… Aldatmacalar, yalanlarla örülü zamanlara tutsak ediyoruz yüreğimizi. Ama herkesten çok kendimizi kandırıyoruz biz. İçimizi ısıtacak Aşklardan kaçırıyoruz ruhumuzu!

Duvar örmüşüz önümüze; geçit vermiyoruz bizi insana çevirebilecek güzellikteki
hislere… Zırhımızı kuşanmış; kabuğumuzu çoğalttıkça kendimizi daha da güçlü
sanmışız. Olamıyoruz Çıkarsız, Net, Arı… Kalamıyoruz kimsenin karşısında
Çırılçıplak! Sevmeyi zayıflık sayıyoruz besbelli!
Haşmetli ve haşyetli dağlar yükseltmişiz yüreklerimizde kimselerin tırmanmaya
cesaret edemeyeceği. İzin vermemişiz hiç, zirveyi hedefleyenlere. Dinmeyen
fırtınalar yaratmış; kâh boran kâh çığ olmuşuz hayallerine… Ulaşılamaz kılmışız
kendimizi, aslında kendimize ulaşamazken. Buzullar kaplamış yüreklerimizi;
eteklerinde ise ot bitmez… Yapayalnız kalmışız doruklarda. Zaman geçtikçe
kapatmışız kendimizi güneşe bile. Kâinatı kaplayacak güçteki yüreklerimizde,
sevgi tohumları yeşermez olmuş. Baş başa kalmışız soğukla, yalnızlıkla…
Kendince bir açıklama bulmuşuz sevgisizliğe. Kiminde iş demişiz buna; çoğunda
da zaman. Doğru zamanı yakalayamamışız kendimiz için. Karşımızdakini de doğru zamana oturtmayı becerememişiz bir türlü. Maddiyata çevirmişiz yönümüzü. Küçücük kazançlar için seferber ettiğimiz benliğimizi manevi duygulardan kaçırmış, taşlaştırmışız. Parayı sevdaya tercih etmişiz aslında biz. Finansal bir fırsat gibi dahi düşünememişiz yüreğimizin kapısına kadar gelen kaçırdığımız, kaçırmakta olduğumuz ve daha kaçıracağımız sevdaları… Kış güneşimiz olmuş asıl sevilesi kişiler! Hayatımız bitmeyen bir koşuşturmaca, kalbimizde ise sürekli bir yarım kalmışlık hali…

Çilek tadında yaşanırken bir zamanlar sevdalar, mevsimsiz fırtınalar olmuşuz
şimdi; en güzel dalında yaprakları kurutarak savuran. Ne yaprağı anlamayı
denemişiz, ne de fırtına olmaktan vazgeçmişiz. Adamakıllı konuşamaz hale gelmişiz birbirimizle; derdimizi anlatamaz olmuşuz… Kapamışız kendimizi bir fanusa, gelene hep “hayır” demişiz. Gönülden gülemez
olmuşuz sonra. Unutmuşuz sevmeyi de sevilmeyi de… Korkmuşuz hep maskesiz
yüzümüzü göstermekten karşıya; kazanma şansımızı hiç düşünmeden, kaybetmekten ürkmüşüz. Belli ki gönlümüzü dört bir yanı kapalı, çıkış noktaları olmayan bir labirente koymuşuz; en büyük haksızlığımızı ise kendimize yaptığımızı
gözlerimizle görmeden…

Oysa bir tırtılın kelebeğe dönüştüğü o eşsiz anı yakalamak gibidir kendi
hayatımızdaki olağanüstü anları ve olağanüstü kişileri yakalamak. Ustalık ise o
olağanüstülüğün değerini zamanlı bilmekte.. Hayatın zalimliğine, çoğu zaman aynı
fırsatları sunmayacağına aldırmadan, her zaman bize cömert davranacağını farz
ediyoruz. Binde bir karşımıza çıkan sevgi ve aşk fırsatlarını ziyan ediyoruz
hep. Bedenlerimizi sapasağlam korumaya çalışırken yüreklerimizi paramparça
bırakıyoruz; ne uğruna neleri feda ettiğimizi kavrayamadan… Hoyratça
kullandığımız aşkların değerini kaybetmeden bilemiyoruz. ”Sakın beni bırakma!”
deyip sımsıkı sarıldığımız insanların avuçlarımızdan kaymasını sessizce
izliyoruz tepkisiz. Büyüdükçe akıllanacağımıza daha da çocuk oluyoruz
tatminsiz…

Nedense sorumluluk almaktan çekiniyoruz, güdülesi koyunlar gibi! Ne, ne
yaptığımızın bilincindeyiz, ne de yapmakta geç kaldığımız eylemlerin! Fütursuzca
yaşarken sevdaları aslolanı soramıyoruz kendimize. Dürüstlükten uzağız; aynanın
karşısına geçip yüzleşmekten, kendimizi kendimize itiraf etmekten aciz… Kim
bilir artık kendimiz sandığımız kişi kendimiz bile değiliz…

Başak Ergenekon

Memleketim

29 March 2008 Yazan* | Kategori* Denemeler

Otuz yıl önce geride bıraktığımız sadece gençliğimiz değildi… Hatıralarımızı,
özlemlerimizi şekillendiren birçok şeyi de oralarda bırakmıştık…
Boynu bükük insanların gurbette nasıl hasret ağına düştüğünü, bilmeyen yok
gibiydi… Saklanan, okuna okuna iyice kırışmış mektuplarda memleket şekillenirken, hasrete hasret katan acılar, hastalıklar ve ölümler gözyaşlarına adeta kaynaklık yapıyordu…

Diktiğimiz çam ağaçları oralarda büyürken, biz buralarda yeraltlarında
parçalanan insanlarımızın anıları üzerine şiirler yazıyor ve ağıtlar
yakıyorduk…”Bugün yine güneş oralarda çam ağaçlarımızın üzerine doğdu “ diye, teselliler arıyorduk…

Buralarda neler sığmadı ki memleketin içine ? Hayallerden taşan, rüyaları
süsleyen, konuşmalarımıza renk katan anılar diyarı memleketim…
Kınalı ellerinde bocutlarıyla mahalle çeşmesinden su dolduran; cıvıl cıvıl
elbiseleriyle, şalvarlarıyla narin genç kızlarımız, güğümleriyle analarımızın
çeşmebaşı sohbetleri hiç unutulabilir miydi? Asla…
Adeta duyguların kuruduğu batı ülkelerinde bir şehrin, bir mahallesinde görmek
mümkün değildi bu manzaraları…

Akşam üzeri iş sonrası babalarını karşılayan çocuklar…komşusunun sevincine ve
acısına ortak olan insanlarımız… Birbirlerine “gûnaydın” demeyi külfet sayan insanlar arasında yaşarken memleketimin öten horozlarını dahi özlemenin bir meziyet olduğunu düşünmemek mümkün değildi…
Gözyaşlarımla başbaşa kaldığım zamanlarda, dışarıdan gelen bana yabancı
kahkahaların akislendiği yerlerde bacalardan bazan memleketim tüter, sabahları
güneş yerine memleketim doğardı… İşte akşamın olmasını istemeyişimin tek sebebi de bu idi..

Bu sebeple kendimi geceyarılarında dahi sabaha yakın hissederdim.
Şu an Ankara’nın göbeğinde bir hastanenin odasında yatan anama nasıl
ulaşamıyorsam beni Paris’te tutan acılardan da bu denli uzaklaşamıyorum.
Memleketim tablomdaki renkler üzerinde şekillenirken, şiirlerimin kaynağı,
duygularımın da sembolüydü…
İşte yaşadığımız yerlerde bizlere teselli veren, herşeye rağmen yaşama sevincine
ulaştıran bunlardı…
Benim güzel insanlarımın yaşadığı, güzel memleketim seni çok özledim.

PARİS – 15.11.2001

TRT ‘nin açtığı yarışma için tarafımca hazırlanan bu yazı ; 21.12.2001
tarihinde Sevgili Haldun KARABUDAK’ ın yöneticiliğini yaptığı “Memleket Saati”
proğramında okunmuş ve TRT tarafından ödüle layık görülmüştür.

Üzeyir Lokman Çaycı