SiirHayat.com
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken,Yaşlı bir adamın biricik oğlu varmış.Onu herkezden her şeyden sakınıp saklarmış.Asla bir iş yaptırmaz oğlunun yorulmasını bile istemezmiş.Yaşlı adamı oğluna bukadar düşkün yapan şey aslında eşine ölürken ki verdiği sözmüş.Başkada hayatta kimseleri olmadığı için oğlunu hep gözünün önünde olsun istermiş.Bu olayı okadar abartmış ki yaşlı adam,oğlunu okula bile göndermeyip kendisiyle beraber işe götürürmüş.Kasabanın nalbant ustasıymış o sıralar hemde oldukça hatrı sayılır,işini iyi yapan birisiymiş.Ancak burada bile oğluna kıyıp iş yaptırtmazmış.Geceleri bir öğretmen gibi kıyamadığı oğluna okuma yazma öğretirmiş.O dönemde sokak çeteleri çok yaygın olduğu için onu kasabaya alışverişe bile yalız göndermezmiş.
Derken efem günler dönmüş aylar olmuş aylar yıllara dolmuş küçük oğlan yağız bir delikanlı olup çıkmış ortaya.Boylu poslu enli endamlı yakışıklımı yakışıklı olmuş.Ama malesef her şey var gerisi yokmuş.Genç delikanlının elinden bir iş gelmezmiş.Eee dedik ya zaman geçti diye,yaşlı adamda pek yerinde saymamış hani.Epeyce elden ayatan kesilmiş artık.Hayatta tek varlığı olan oğlunun eline kalmış.Ama genç delikanlı ne yapsın,babasınamı baksın,dışarıda yüzyüze kaldığı hayatımı tanısın yoksa gidip kendine bir işmi arasın?Kabuğundan çıkamamış salyangozlar gibi hisedermiş kendini.Ve nereden başlayacağını bilemediği için bocalayıp dururmuş.
Bir gün genç delikanlı eve geldiğinde,babasını yatağında çok bitkin bir vaziyette yattığını görünce koşarak yanına gitmiş.<İymisin neyin var> diye sormuş delikanlı.Babası sesini çıkartmamış.Oğlu birdaha sormuş yine ses yok.Ancak yaşlı adam ölü değilmiş neden susarmış peki diye düşüne dursun oğlu.Kahraman genç delikanlımız tüm gayretini toplayıp yataktan doğrulmuş ve üstünü giyinmeye başlamış.Oğlu hayretler içinde babasını seyrederken bir yandan da < baba neyin var bir şey söylesene >diyormuş.
Genç delikanlımız bir hışımla epeydir kapalı olan nalbant dükkanına gitmiş tabi oğluda peşinden.Yaşlı adam hem nal çakıyormuş hemde biryandan mırıldanıyormuş.Oğlu daha fazla seyirci kalamamış babasının o bitkin o bezgin tokmağı sallayışına ve gidip elinden alıvermiş.Sonrada babasını itekaka bir sandaliyenin üzerine oturtup,nalı kendisi çakmaya çalışmış.Babası halen söyleniyormuş ama.Bir iki başarısız denemeden sonra sinirleri iyice bozulan genç babasına dönüp < yeter artık baba ne olur bir şeyler söyle.sabahtan beri mırıldanıp duruyorsun,ne dediğin anlaşılmıyor. >demiş.
Yaşlı adam sonbir gayreti ile ayağa kalkmış ve önünde duran oğlunun omzuna elini koyup< Bak oğlum;ben bunca sene seni anasız büyüttüm.Seni her şeyden herkezden koruycam diye sözverdim karıma.Ama bunu sanırım biraz ben abarttım .Seni korumak uğruna ne okula gönderdim ne arkadaş edindirdim ne de iş öğrettim.Şimdi koca delikanlı oldun ama kendine bile faydan yok.Bunu sana söylerken kendimden utanıyorum aslında.Sebep benim çünki. >der ve ekler < demin mırıldandıklarıma bakma sen. BEN SÖNMÜŞ IZGARADA LAF ÇEVİRİYORDUM >der ve oğlunun gözlerine bakıp sorar < anlamadın değimli oğlum? >
*Sanırım bu masaldan sonra hiçbirimiz sönmüş ızgara olmak istemeyiz.Kabuklarımızdan vakti zamanı gelince sıyrılamamanın vermiş olduğu sıkıntıyı anlatan kısa bir masaldı bu aslında.Elbetde ki kabuklarımızdan öyle bir çırpıda kurtulup hayata atılamıyoruz.Ancak bu amaç için araçlarımızı iyi seçip doğru kullanırsak neden salyangoz gibi gereksiz bir ağırlık taşıyalım ki?
Hayatta tüm engelleri dikene benzetirim ben.Neresinden dolanırsan dolan mutlaka bir çizik alırsın.Peki asıl sorun o dikenlerin oluşumu yoksa onlardan çizik almadan nasıl kurtulacağımızı bilmeyişimiz mi?Her dikene bir amaç kaptırırsak sonuca nasıl varırız sizce?Şimdi panik yapmadan bu dikenlerden nasıl sıyrılacağımızı bir düşünelim.Eldekileri değerlendirmekle başlayalım işe.Neyimiz vardı?*HEDFLERİMİZ
——————————————————————————var
*AZİMLİ BİR RUHUMUZ
—————————————————————– var
* DURGUN VE SONDERECE AÇIK BİR ZİHNİMİZ
——————————-var
*İÇİMİZDE BAŞARIYA AÇ SEVGİ DOLU BİR ÇOCUĞUMUZ ———————var
VEEE
*PRANGALARDAN KURTARMAK ÜZERE OLDUĞUMUZ DÜŞLERİMİZ——var
Şimdi işe kabuklarımızı kırmakla başlamaya ne dersiniz?Önce bir gereksizlerimizden sıyrılalım hayata dik duralım.Biz neymişiz görsün bir hayat.Eğileceksek bu saygıdan olmalı hayata.Güç içimizde ve bizde korlanıyor şu an.
Hiç kendimizi kandırmayalım.Kayıpsız hiçbir savaş kazanılmadı kazanılamaz.Bu sebeple yolumuza çıkan dikenlerden korkup geri dönmek olmaz.Üniversite sınavını kazanmak istiyorsan o işe yönelip o işe konsantre olacaksın,sporcu olacaksan çok beden çalıştıracaksın.Hiç bir zafer durduk yere gelmez.Toplumda ne kadar hedefleri olan bireyler olursa okadar çabuk dikenleri tüytüy yapabiliriz.Bu tüylerinde bizim zafer karşısında haklı gururumuzu gıdıklaması hoşumuza gider doğrusu.
Yani toplumsal bilinç ne kadar üst seviyede olursa başarı okadar zahmetsiz gelecektir kuşkusuz.Öyleyse kendi gelişimimize niçin arkadaş,akraba,dostlarımızıda katmayalım.Bu hayata karşı bir eylemse evet eylem yapalım.Yeterki istediğimizi alalım hayattan.Yeterki şu dikenlerden oldukça kayıpsız kurtulalım.
Beynimizi nekadar bedenimizde tutarsak okadar iyi çalışacaktır bu kumanda.Yaptığımız işe,hedefe yönelik tüm benliğimizle kanalize olursak dikenleri tüytüy yapmak çok basit olacaktır bizim için.Sadakatsiz bir başarıya hayatımızda yer yok.Bunun için hayatın bize oynayacağı tüm oyunlara göğüs germemiz gerekicektir.
Sıra hayata pozitif yönden bakmaya geldi.Önce kendimizle iyi geçinmeyi bilmeliyiz.Her sabah uyanırken kendimizi biraz şımartıp günaydın demenin,aynada yüzümüzü yıkarken tenimizi biraz okşamanın ne sakıncası olabilir ki.İnsan bütünsel ve kusursuz bir varlıktır.Bizim kıymetimizi yine biz bilmeliyiz.Bu bakış açımız sonuca yönelik amacımıza,amaca yönelik aracımıza,araca yönelik planlarımıza da yansıyacaktır.
Kısa lafın uzunu;Boş katık mideyi yorar,onun içini doldurmak uğraş ister,emek ister,yorulmak ister,zaman ister.Ya şimdi boş katık yiyeceğiz ya da yeniden korlanmış ızgaramızda hayatı şişe takıp çevireceğiz…
Dikenlerinizin tüy tüy olması dileğiyle…..
Eray Çetinkaya
Bazen büyük bir yalnızlık hissederim; içimde yumru olmuş kocaman bir
boşluk! Sebebi bir mi birden fazla mı bilmiyorum; ama o tüm ağırlığıyla
orada ve hayata dair her şeyi anlamsızlaştırıyor aniden…
Kendimi sorguluyorum çoğu zaman. “Ben hala ben miyim?” diye. BEN HALA
GERÇEK BEN MİYİM? Kim bilir… Bu soruyu kendim bile cevaplayamıyorum
artık!!
Nedense acı çekmeyi sever oldum son zamanlarda; oysa daha fazla
üzülmek istemediğimden eminim.
Sonunda mutlu olacağıma inandığım için mi bu acı çekiş; yoksa
mutluluğu hak ettiğine gerçekten inandığım bir insanla birlikte olma arayışı
mı? Bilmiyorum… Karşılıklı terapi gibi. Boşa geçen zamanları,
kırılmışlıkları yapılandırmak istemem!!! Çözümsel bir kuram sanki¸çözüme
ulaştırabilecek güçte olabilirsen tabi…
Sonbaharı özledim!! Hüzünlü; ama esen rüzgârda farklı bir huzur
bulduğum SONBAHARI. Yazın ateşiyle yanmış gibi kızıla çalan yaprakları ve
bana ayrılıkları anımsatan sarı kardeşlerin, yağmurdan sonra kokusuyla
büyüleyen toprağı, arada bir hafifçe ürpermene yol açan ılık rüzgârı ve
oyunlarının son demlerini yaşayan çocukların her kötülükten arınmış
neşeli kahkahalarını…
Sanki o esinti tüm mutsuzluğumu, yalnızlığımı; ama en önemlisi hayal
kırıklıklarımı alıp götürecek…
Belki de hissettiklerim soğuk kış bastırmadan yapılan hazırlık; ya da
tatlı yazın sona ermesinin verdiği dinginliktir. Zaten benim için hayat
da o geçişlerde ayakta kalabilme; Sonbahar rüzgârına kapılmadan ondan
haz alabilme ve çetin kışa hazırlanabilme başarısıdır! BENİM SON BAHARIM
yazın güneşini, neşesini, canlılığını; kışınsa soğuğunu, kasvetini,
ürpertisini verdi bana…
Başak Ergenekon
Yıllar sonra”… Öyle bir söz öbeği ki bu, içinde, milyar gizem,
trilyon sır gizler…Öyle bir anlam taşır ki, bazen aynaya isyan ettirip,
tüylerinizi ürpertirken ,bir damla gözyaşıyla besler yüreğinizi….
Neler öğrenir insan ,yıllar sonra ? Ben neler öğrendim, 18 yıl sonunda?
Duvarda asılı diplomalar, insanıinsan yapmaya yetmez ; öğrendim ki öğrenebilmek
için yaşamak, yaşamak için sevmek lazım… Sevmek, şartlar ne olursa olsun…
İçte kurtlu bir elma taşıyanı da sevebilir insan, köpük köpük coşan ve coşturanı
da…. İkisini de sevmek , acıyı da mutluluğu da tatmak lazım… Farzedin ki
siyah yumurtaya çarptınız, kırıldı tüm umutlarınız zırhınız kum gibi ufalandı…
O sabah nasıl doğmuşsa güneş , o sırada yakacaktır bir sonraki günde de yanmak
isteyeni… Kurtlu bir yüreğe tutulmuşsunuz, siyah yumurta başınıza kırılmış,
koyu bir meltem tüm tohumlarınızı taşımış, başka bir umut diyarına… Ne
farkeder ki? Yine gökyüzü mavi, siz gri görseniz de… Nice beyinler vardır
mavilikte, sizinki engellense de…Önemli olan kedi güzüyle yürümektir
gecede… Emin adımlarla, alevlere meydan okuyarak geçebilmelidir insan,
elindeki gazyağlı lamba ile….
Endişe rüzgarı sarar derler, bir çöl fırtınası misali otuz beşe dayayınca
merdiveni…Hani şimşek sanılır ya patlayan her flaş… Bir korku sarar yüreği,
adını söylemeye varmaz dilleri, susar ve bekler… Sessizlikte … Nereye kadar
? Elbet bir gün kapımız çalınacak … Elimizden gelen bir şey yok , hayat devam
ediyor! Kim istemez sonsuzlukta yankılansın haykırışı? Kim istemez platonik
olmasın hiçbir aşkı? Kim isteyebilir rüyalarının yok olmasını aniden uyunınca,
ya da sabahın bir türlü uğramamasını kabuslara? Elden ne gelir,neler götürürken
zaman yaşamdan… Elden ne gelir…
Yıllar sonra öğrendim ki insan çürük bir kalbi olanca gücüyle
sevebiliyor, ölümü bile bile… Öğrendim ki kelebeklerin ömrü çok kısa ama
uçabiliyorlar maviliğe… Ve öğrendim ki… Siyah yumurta başıma kırılmış, elim
kolum bağlı, zincirlerimi elinde sıkı sıkı tutan dünya yine dönmekte, yine
dönmekte…
Ayşegül Şentuğ