Bir parkta oturup, kim bilir hangi serüvende kendini ve hayatı sorgulayan bir adam aynen şu cümleleri tekrarlıyordu…

“Bu hikaye bitti, bitti!Ah, mutluluk neymiş anlayamadım”. Kendini ve hikayesini
not alan sessiz yazardan henüz haberi yoktu”.

Adam kendini ve hayatını belki de ilk defa çekinmeden soruyordu. Bir adamın derin düşünceleri, sorgusu, ve derinlerde kayboluşunu ‘ekranlarınıza’ getirmekten onur duyarım. Özay Film sunar…

“Hayat birçok sürprizleri bünyesinde barındıran bir haindi. Yolcular üşüyor, çocuklar hastalanıyor, palavracı siyasetçiler pembe tablolarla ömür geçiriyorlardı. Burası Anadolu’ydu. Gerçeği yaşayan, “yalanı” söyleyenlerle doluydu etrafım. Açtım, sigarasızdım. Beynim soğuktan olsa gerek pişmanlıklarımı bana anlatıyor ve incitmeden küfürler savuruyordu. Hayat neydi?Sürekli bir yerlerinizin kanatıldığı bir ring mi?Neydim ben?Buralarda ne işim vardı?”

Böylelikle kendine en zor soruyu soran adam, o dingin adam, kendi hikayesini derin derin merak ettiriyordu. Hani tabiri caizse çok toz yutmuştu, hırpalanmıştı, belliydi. Omzunda henüz kalkmış bin yıllık yükü vardı sanki. Uzun uzun düşünüyor, sanki başkası kulaklarına fısıldıyormuş gibi devam ediyordu, soluksuz ve bozuk bir kaset gibi takılıyordu.

Neydi onu bu kadar rahatsız eden? Hiç rahatsız olmamak mı? Belki de evet. Hayat bir film gibiymiş. O kadar gerçek, o kadar yalancı ve o kadar geçici. Belki de haklıydı. Adam belki de hiç olmaması gerekecek kadar haklıydı.

Neden sonra devam ediyor yalnız adam;
“Buldum” diyor “hayatın manasını buldum”. Ve o korkunç gerçeğimizle yüzleştiriyor bizi; “İnsan doğada hep ne araması gerektiğini arar. Ömrü ve beyni ne araması gerektiğini bulmaya yeterse benim gibi tımarhanelik olur”.

Yıllar önceydi bu “ADAM”la tanışmam. Konuşmasını ve gerçekliğini kıskandım. Söyledikleri ve yaptıkları cesaret istiyordu. Onun kadar gerçekdaş değildim. Zaten olsaydım, ömür boyu bu soruları düşünüyordum. Kendime bir yalan söyleyip soruların tümünü sildim. Tüm insanlar gibi. Eğer cesur düşünseydim, O SORULARIN TEK BİRİNİN cevabını bulmak için yıllar verirdim. Bu yalnız adam öyle okkalı sorular soruyordu ki. . . Belki de hiç bilinemeyecek kadar zor. Her soruya verdiğin cevap içinde daha büyük sorular uyandırıyordu. Hani çığ gibi büyüyordu. İşte onlardan not alabildiklerim.

“Bir insan kendini ne kadar tanıyabilir?Bence gerçek odur ki sen kendini bir başkasından daha az tanırsın. Beni en çok yıpratan şey de bu. Kendine bu kadar yabancı olan bir sefil, kendini tanıyamayan bir sefil kimleri tanısın? Kimlere kendini tanıtsın? KENDİNE GÜVENMEYEN KİME GÜVENSİN?

Bir insan ne kadar istese de ancak karşıdan görülebildiği gibi midir? Gerçek nedir? Kime göre değişi? Heh. . Benim ki de soru ha! Gerçek bu, kime göre değişmez ki? Gerçek değişiyorsa aslında gerçek değil midir? Yalan ve gerçek birilerinin uydurduğu değerler silsilesi midir? Şu an var mıyız? Yok muyuz?Var olduğumuzu da, yok olduğumuzu da ispatlayabiliyorsak, İSPAT NEDİR? Var mıyız? Yok muyuz? Aslında var mıyız? Yoksa aslında yok muyuz? Asl olan ne. !?. Düşünmeliyiz uzun uzun, ACABA VAR OLACAK KADAR ÇOK MUYUZ?
Şimdi soranlar olur. . Bu hikaye ne kadar gerçek? “Cevap belki de hiç yaşanmamış kadar gerçek”. “Hiç yaşanmamış gerçek var mıdır?”. “Yaşayan gerçek , yaşamayan yalan, yaşanmamış. . yaşayacaklar da var…offf…. “Böyle kıvranmaya başlar insan. Tavsiyemdir. Her zamanki gibi yapalım “bunlar boş işler, safsata”, “KAFA YORMAYA DEĞMEZ. ” Diyelim, tıpkı her zaman ve herkeste olduğu gibi….

Murat Özay