Günler günleri telaşla kovalıyor, aylar ayları takiple kapatıyor. Fakat yüreğim yırtıldığı, rüyalarım kırıldığı halde yine yoksun.
Yoksun kalan hicran derdimle, sensizlik sessizliğinde karanlığın giysisini
giyen gölgeni arıyorum. Ufukların kanlı yüzüne ismini ve cismini
sarıyorum. Gecenin karanlığına boğulan Üsküdar pencerelerini, gemilere
kılavuzluk yapan fenerle tarıyorum. Fenerler; rüyalarıma yavuz, biriken
gözyaşıma havuz, sensizlik körlüğüne kılavuz oldular… Kız kulesine
fırlattığım hüzün taşları, yorgun duvarlarının canı yanarak acımla feryat
ediyor. Deli dalgalar gözyaşımı yutarak, bilinmezlerin kara fanusunda
kapanarak iradem hapiste kaldı. Sensizlik sessizliğine gömülen,
kaldırımların kalabalığıyla sürülen ruhuma yaklaşarak bir santimde olsa tebessüm
ver, benliğinden bir gramda olsa bakış ser. Umutsuzluğun sıkan
cenderesinde boğulacak gibiyim, Uzakların bıkan enderinde ba
ğıracak gibiyim… Sana olan özlemim darağaçlı intizarıma dayanarak
gönül yasımla yandıkça yanıyorum, kalemim mürekkepler tutarak kanlı
hüzünle battıkça batıyorum, bedenim Karacaahmet’in ölüm soluğunda yattıkça
yatıyor. Düşlerim sönük, sözlerim donuk kaldı, beni benden aldın.
Dudaklarımı tellendiren melodiler, duygularımı seslendiren şiirler, ellerimi
terlettiren işaretler seni söyler bana. Ah..! sevginin çilesinde çiçek
bahçeleri kuruyarak kopan ızdırap çığlığım… Ah..! yaşamımın filesinde
topladığım dilek sayfaları tutuşarak deryanın serinliğine bıraktığım
küllenmiş kaşım. Ah..! hayatımın direğinde yükselen sevda kubbesi
yıkılarak koparılan başım. Ah..! zamanımın dişlerine atılan taşlar: Hep
seninle akar, yüreğim seninle bakar.

Özkan Karaca