Her mekân değişik bir anlam ifade eder bana, içinde yaşantım olduysa eğer. Hiç tanımadan sırf isminden dolayı önyargılı davrandığım ya da o tanıdıklık sayesinde fark etmeden ısındığım insanlar gibidir şehir adları da. Bazılarını hoş bir tebessümle hatırlarım; bazılarını da buruk bir tatla. Belki terk ettiğim, çekip gittiğim yeri de özlerim daha sonra; ama bu özlemlerimin zaman ya da mekânla ilgisi yoktur. O yeri değil; sevdiklerimi, onlarla paylaştığım anları özlemişimdir aslında; şehri ise sadece sevdiklerimi ve hatıralarımı içinde barındırdığı için özlemiş…

Kolilere koyduğum eşyaların karşısında durmuş artık geride bırakmaya hazırlandığım şehirde geçirdiğim zamanı, bu şehrin bana kattıklarını; ama daha çok benden çaldıklarını düşünüyorum dalgın dalgın. Bitkindim! Yorgunluğum sadece bedensel değildi şüphesiz; göç etmekten yorulmuştum ben, kırlangıçlar misali. Her ayrılık yeni bir başlangıçtı; bunu biliyor olmak bile nedense rahatlatmıyor bu sefer. İlk veda değil yaşananlara, ilk toplanışı değil eşyalarımın; fakat bu kez fena hırpaladı beni şehir.

Bana karşı galipti!!
Boş odanın içinde bir tur atıyorum yavaş yavaş; içindekiler koparılınca mahzunlaşıyor o da, sahibi gibi… Ellerimle leylak rengine boyadığım duvarlarını, ortasından geçen bordürler bile tamamlayamıyor artık. Boşalan aynanın yeri hesap soruyor sanki bana. Çerçevelerin içi boş, raflar sahipsiz, koridor yapayalnız…; inceden kulağıma gelen müziğin sesi ayrılık nameleri taşıyor.

Tamamıyla bana ait olan bu oda, bu ev ben kokuyor…
Ve sen, hatta sen bile özlüyorsun beni daha gitmeden…
Üstünü herhangi bir perdenin örtmediği, mahzun ve mahcup pencereye
doğru yaklaşıyorum daha fazla dayanamayarak; cam da hayatım kadar şeffaf ve
tüm çıplaklığıyla seriyor seni gözlerimin önüne…
Güçsüzsün şimdi bana karşı, gardını indirmeyi becerebildim; zaferini
ağız tadıyla yaşatmadım sana. Masken sonunda düştü ve bu düşüş hiç
beklemediğin bir anda kopardı beni senden. Gidenin hesabı, kimse tarafından
sorulmaz sanıyordun; ama ben gitmeden soruyorum sana o hesabı, hem de
hiç tatmadığın bir usulle!

Gelişimi hatırlıyorum sana dün gibi. Herhangi bir umut yüklememiştim
kendi yüklerimin içine. Hudutlarında olmamayı, hatta senden kaçmayı ne
kadar da istemiştim. Elim kolum bağlanmış, kapana kısılmış duygusuna
kapılmıştım. Alışmak zor olmuştu sana, oldukça uzun bir süre. Yeni bir mekân, yeni bir iş, yeni bir çevre, yeni arkadaşlıklar ve yeni bir yaşam…
Hayata yeniden başlamak ve geçmişi bir yerlerde asılı bırakmak bir
nevi…
Geldiğim yer gelmeyi hiç düşünmediğim bir yer olduğu için daha da zor
olmuştu; havana, suyuna, toprağına, sana alışmak herhalde. Kabullenmeyi
ertelediğimi gördükçe, sen de beni reddettin. Ve alışık olmadığım bir
yaşam tarzına zorunlu kılarak aldın intikamını benden.
Herkesten fazla benimle uğraştın sanki…
Herkesten fazla bana takıldı aklın…
Ve bir tek beni yenmek için uğraştın!
Ben seninle savaştıkça, sen benimle daha bir savaşır oldun…
Senin gibi küçük illere alışık değildim ben ve de küçük düşüncelere
sahip beyinlere. Hayali olmayan, hayal bile kurmaktan yoksun insanların
çoğunlukta bulunduğu bir gezegende, uzaydan gelmiş gibi hissettirmiştin
kendimi.

Önce asosyalliğinle boğmuştun ve ben üstüme bin tonluk bir öküz oturmuş
da altında bir gram nefes alabilmek için debelenip duruyormuş gibiydim.
Sürgün bölgesindeki mahkûmların çaresizliğinden farklı kılmamıştın
durumumu.
Algılamaya çalışıyordum etrafı, kişileri, zihniyeti…
Algılamaya çalışıyordum en çok da seni…
Herkesin kendi yaşantısını bırakıp bir başkasınınkinin derdine düşmesi
ve kimseleri tanımazken ben, herkesin hakkımdaki her şeyi en ufak
ayrıntısına kadar bilmek için olağanüstü çaba harcaması garip geliyordu ilk
zamanlar. Sen tutmuştun o insanları da bana karşı, şimdi idrak
edebiliyorum. Topraklarına yerleşen ya da buna niyet edenlere yaptığın gibi
beni de sınıyordun sürekli sinsice.
Oysa isteyerek gelmemiştim ben sana; sen beni bulup getirmiştin unutma!!
Zamanla alıştırmıştın bana kendini şehir; hatta doğal gelmeye bile
başlamıştı yadırgadığım, eleştirdiğim, kınadığım özelliklerin. Daha az
sıkılıyordum ahtapot gibi sarıldığını düşündüğüm senden ve de daha az
özlüyordum bırakıp da sana geldiğim yerleri.

İnkâr etmiyorum zevk de verdin, mutluluk da; onları benden almadan
önce. Sisli dağlar ardında ne zaman patlayacağı belli olmayan bir ihtişamla
gizlenmekteydin besbelli. Bilmeliydim asaleti de çirkefliği de bir
arada taşıdığını; öyle ya da böyle özünden, yaşantından bir şeyleri zamanı
gelince bana sunacağını… Ve sen bilmeliydin; gönül rızasıyla vermek
istemesen bile benim onları senden zorla alacağımı…
Anlıyorum ki şimdi, idam edilmeden önce son isteği sorulacağına inanan
bir suçlu gibi beklemişim ben seni bilinçsizce. Oyunlarını hep deneme,
güç gösterisi sanmışım beni ele geçirmeye çalışmak üzerine. İddia
olarak görmüşüm belki de; “Sen mi beni yeneceksin; yoksa ben mi seni
yeneceğim” diye.

Bana sormadan yaşantıma soktuklarını da öyle algılamış; öyle
değerlendirmişim hep. Sorgulamamışım; düşünememişim hainliklerini insanlara da
yükleyebileceğini! Aramamışım onlarda art niyet ya da senden bir soluk!
Hata etmişim. Dedim ya herkese, her şeye rağmen sen yendin beni…
Sadece günlerimi değil; yıllarımı geçirmiştim oysa ben seninle.
Dönüşlerim hep garip duygular içerirdi; ne olduğunu benim de tam çözemediğim.
Yaklaştıkça sana, uyku tutmazdı gözlerimi. Tabelanı her gördüğümde de
değişik bir kramp girerdi mideme, mutlulukla üzüntü karışımı. Senle de
olmazdı; sensiz de… Eroine muhtaç bir bağımlı gibi kopmak ister;
istedikçe daha da bağlandığımı hissederdim sana.
Vefasızlık ettin sen bana karşı, biraz da vicdansızlık. Aramızda oluşan
sürekli rekabete bir türlü gem vuramadın ve içinde büyüttüğün büyük
hırsa yenik düştün anlaşılan. Benim seni çözmemi ise hiçbir zaman
hazmedemedin; hep bir kamufle aradın kendine, dokunduğu cismin rengini alan
bukalemunlar gibi…

Oysa ben uzun süre önce seninle yarışmaktan vazgeçmiştim; sense bunu
beni kaybetmeden anlamakta geciktin!!
Büyük bir hüzünle gelmiştim; bambaşka bir hüzünle gidiyorum şimdi.
Ve biliyorum ki çok şey öğrendim senden hayata, insana dair!
“İhaneti de gördüm; alkışı da duydum” işte o misal.
Üzüldüm; ama sevindim de. Kırıldım; fakat baş tacı da oldum. Hayran
oldum; sonra iğrendim. Kimi zaman kazandım; kimi zamansa kaybettim.
Kandım, inandım! ÇOK Sevdim; ÇOK Nefret ettim!!
Dostluklar gösterdin bana, bildiğim hiçbir yapıya sığdıramadığım; ama
dostlar kazandırdın bildiğim her yapıyı içine sığdırdığım!!
Sonra daha çok Allah’a sığınır oldum sayende; yaşattığın
adaletsizlikleri, saygısızlıkları, riyaları, seciyesizlikleri, oyunları gördükçe…
İsyan etmiştim sana hatırlar mısın “Hak bunun neresinde?” diye.
Cevap verememiştin.
İnsanları kendi ölçülerimle değil de, kendi ölçüleriyle yargılamam
gerektiğine inanmıştım. Ama sonra…
İnsan olmayan insanlarla tanıştırdın beni; çoğu hayvanı ise kendim
kadar insan sandırttın hiç sebepsiz…
Siniye konulmuş bir kuzuysan eğer akıllı olmanın bir getirisi yokmuş;
öğrettin!

Kurtlar sofrasının en ihtişamlı parçalarından biri yaptın beni hiç
bilmeden; fark bile edemeden. Onlara ruhumu, banaysa aklımı yedirttin!
Savaştım; yine de var gücümle direndim sana ve yandaşlarına!
Doğruları sabitleyememekten, yanlışların doğruları götürmesinden,
menfaat ilişkilerinden, yozlaşmış karakterlerinden; ama en çok da yalanlarla
dolu düzeninden yoruldum!!
Gidiyorum işte…
Aldıklarımdan çok benden aldıklarınla; umutlardan çok hayal
kırıklıklarımla…
Sana rağmen eyy dostluğumu paylaştığım; ama benliğimi kirleten şehir…
Değişmeyen değer yargılarım, sahip olduğum inançlar ve geride bıraktığım
yalan bir hayatla…
Tek başına kurguladığın hayatını sana bırakıyorum şimdi seve seve.
Komedinde de, dramında da yerim olmasın mümkünse.
Anılarıma iyi bak; çünkü bir daha yok onlardan senin yaşayabileceğin.
Yanlışları yakalarken doğruların da değerini vermelisin.
Öğrettiklerimi uygula; bazen sen de yenilmesini bilmelisin.
Ve tek şey istiyorum giderken senden; Sevdiklerime iyi bak! Bir gün
gelirsem geri; onları senden almadan gitmeyeceğim…

Başak Ergenekon