Dilsizlerin haberini
Kulaksızlar dinleyesi
Dilsiz kulaksız sözün
Can gerek anlayası
Yunus Emre

Montaigne “gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim” demiş. “Bildiğim için
de dostumu kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm”. Ne ilginçtir ki,
Montaigne’den yaklaşık 500 yıl önce yaşayan bir başka bilge de benzer
şeyleri dile getiriyor. Yunus da diyor ki :

İnce sırat köprüsü
Sıfat imiş bu yolda
Dosta giden kişinin
Doğruluktur çaresi.

Doğruluk ve dürüstlük günlük hayatımızda, başkalarında en çok
aradığımız özellikler olmasına rağmen, ne yazık ki çok önem vermiyoruz
bulduğumuzda. Duymak istenilenleri söylemeyi ya da duymayı istediğimiz
şeylerin söylenmesini yeğliyoruz çoğu kez. Kendi düşüncelerimizi
yalınlıkla, açıklıkla dile getirmekten sakınıyoruz ne yazık ki..
Karşımızdaki kırılır diye, üzülür diye ya da başka nedenlerden ötürü…
Karşımızdakinden beklentimiz de bu doğrultuda oluyor çoğunlukla. Oysa
hangisi daha tercih edilir ki ? İnsan, dostunu nasıl bilmek, nasıl
tanımak ister ? Çoğumuz Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün ya göründüğün
gibi ol !” sözüne itiraz etmeyiz sanırım. Tabii ki kırıcı olmamak,
yıkıcı davranmamak gerek. Kötü söz karşındakinin kalbine çakılan bir çivi
gibidir ama kırıcı olurum kaygısı ile olduğumuzdan farklı görünmek, doğru
bildiğini, inandığını söylemekten sakınmak yeğlenecek bir davranış mıdır
peki ? Koca Yunus :

Bir kez gönül yıktınısa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil

diyor. Ama aynı Yunus yine şöyle sesleniyor yüzyıllar öncesinde :

Söylememek harcısı
Söylemenin hasıdır
Söylemenin harcısı
Gönüllerin pasıdır

Gönüllerin pasını
Ger sileyim der isen
Şol sözü söylegil kim
Sözün hülâsasıdır

Kuli’l Hakk dedi Çalap
Sözü doğru diyene
Bugün yalan söyleyen
Yarın utanasıdır.

Onun için derim ki, açıklık ve dürüstlük dostluğun vazgeçilmezi,
“olmazsa olmazıdır.” Dostumuzun illâ ki bizim gibi düşünmesi gerekmez.
Öyle olsaydı eğer, arkadaşlıklar ne kadar kuru , dostluklar ne kadar
sığ olurdu. Herkesin birbirini onayladığı, dolayısıyla birbirinden hiçbir
şey öğrenmediği ilişkiler kime çekici gelebilirdi ki ? Bunun için olsa
gerek Montaigne, dostunu kastederek, “…ona iyilik etmeyi, onun bana
iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin
bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik
ettiği zaman etmiş olur” diyor. Bu ise ancak paylaşmakla, paylaşmayı
bilmekle olur. Dosta karşı açık olmakla, dürüst olmakla olur. Unutmamak
gerekir ki “dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir
ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur.”
Bu evrensellik bilincine sahip olduğu için “Çin’den İspanya’ya,
Ümit burnundan Alaska’ya kadar / her milli bahirde, her kilometrede
dostum ve düşmanım var / Dostlar ki, bir kere bile selamlaşmadık / aynı
ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz” diyen Nazım, bakın,
dostu ve dostluğu nasıl anlatıyor :

Biz haber etmeden haberimizi alırsın
Yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin.
Gözümüzün dilinden anlar,
elimizin sırrını bilirsin.
Namuslu bir kitap gibi güler,
alnımızın terini silersin.
O gider, bu gider, şu gider,
dostluk,
sen yanı başımızda kalırsın..

Kısacası dostluğun, dini, dili, ırkı, cinsiyeti, dünya görüşü ne
olursa olsun ancak güzel insanlara layık olduğunu ; kalıcı ve gerçek
dostlukların da bu güzel insanlar tarafından kurulabileceğini
düşünüyorum. O karşılıksız ve beklentisiz güzellikler, dürüstlük ve
açıklık temelinde dostluklara yansıtıldığı oranda arkadaşlıklar da
ebedileşir. Onun için Shakespeare’in dediği gibi :

Soyu sürsün isteriz en güzel insanların
Sürsün ki,güzelliğin gülü hiç solmasın.

Serdar Ant