Yazın aldığım ayakkabı ayağımı fena vurmuştu. Şaka değil gerçekten. En
son cildiyeciye gitmek zorunda kalmıştım. Ve bana antibiyotikli krem
vererek resmen yüzülmüş olan derimi yaklaşık 1,5 ay tedavi etmişti. Daha
yeni yeni iyileşmeye başladı ayağım, topallayıp durmaktan kurtuldum
sonunda.
Bu süreci geçirdiğim zaman zarfında yoldaki herkesin yürüyüşüne
bakıyordum. Hani ben aksayıp duruyorum ve yürürken canım acıyor ya… Algıda
seçicilik işte gözüm hep ayaklarda… Havalar soğudu ve o soğukta bile
terlik giymeyi düşündüm; hatta evden çıkmamayı bile göze almıştım. Zira
hiçbir şekilde ayağımı herhangi bir kalıp içine sokacak durumda değildim…
Şimdi sokakta garip gurup yürüyen birini görsem ya da yürüyüşünde
normalin ötesinde başka bir şey hissetsem bakış açım eskiye nazaran daha
farklı oluyor. “Belki ayakkabı vurmuştur” diyebiliyorum mesela…
İnsan yaşamadıkça, hissetmedikçe veya tecrübe etmedikçe başkalarının
yaşanmışlıklarını, hissettiklerini, onun duygularını ve düşüncelerini
anlamakta zorlanabiliyor. Karşıdaki insan için tamamen yabancı kavramlar
olduğu zaman yaşananlar, cendereye sokulan şahsın sıkıntısını,
bunalımını bir türlü anlayamıyor.

Herhangi bir yakınınızın sorununu dinliyorsunuz ve teselli etmeye
çalışıyorsunuz. Sizin için en mantıklı ve onun için en doğrusu olduğuna
inandığınız yaklaşımla yaklaşıyor; belki de akıl veriyorsunuz. Siz aynı
durumda olsanız nasıl davranacaksanız o şekilde davranmasını bekliyor ve
hatta kendinizi tutamayıp sinirleniveriyorsunuz bile. Olabildiğince
sorunuyla ilgileniyorsunuz onun için yeterli olabilmeyi umut ederek yalnız
bırakmamaya çalışıyorsunuz. Ama gerçekte o ne istiyor, nasıl bir
fırtına kopuyor içinde bihaber oluyorsunuz. Eğer onun yaşadığı sıkıntıları
zamanında siz de yaşadıysanız veyahut bir benzeri duygu yoğunluğu
geçirdiyseniz, karşınızdakinin aklından geçenleri ve içinde bulunduğu ruh
halini anlamanız biraz daha kolaylaşıyor. Ama hepsi bu… Onu sadece
anlıyorsunuz; ama hissettiklerini hissedemiyorsunuz. Acısı sadece onun kalbini
dağlıyor. Ateş, harının en yoğun halini düştüğü yerde
tüttürüyor gerçekten.

Hepimiz için bu böyledir. Derinden üzüldüğümüz olaylar olmuştur
hayatımızda. Pek çok yakınımız bize destek olmak ve acımızı paylaşmak için
yanımızda bulunmuş; sırtımızda bize güç veren el olmuştur eminim. Fakat
sadece onların varlığını bilmek rahatlatmıştır bizi. Yoksa söyledikleri,
anlattıkları veya tavsiyeleri değil. Ateş düştüğü yeri yakmıştır. Ve
canı acıyan biz olduğumuz için kimi zaman bağıra bağıra, kimi zamansa
sessizce gözyaşlarımızı akıtmışız, yatağa yattığımızda kendimizle baş başa
kalmışızdır. Gün içinde içimizden geçenler ve kalbimizden sökülenler
ise cabası. Sabah güneş doğmasın isteriz kimi zaman ya da kendimizi on
katlı bir binanın tepesinden kafa üstü yere çakılmış hissederiz. Hiçbir
şey eskisiyle aynı olmayacakmış gibi gelmiştir bize, belki de hala
eskisi gibi olamamıştır kim bilir…

Zamanında anlamakta zorlandığım kimi duyguları daha bir anlar oldum
maalesef. Kırılmışlıkları daha bir yürekten hisseder. Kimseyi kınamamayı
öğrendim. “Asla yapmam” ya da “Ben olsam asla böyle davranmam” dememeyi.
Asla, asla denmemesi gerektiğini ve ya duruma göre pek çok şeyin göze
alınabileceğini. Doğrunun, yaşadığın anda kalbinde hissettiğin şey
olduğunu ve bunu sadece insanın kendisinin bilebileceğini öğrendim. Ateşin
yalnızca düştüğü yeri yaktığını… Mücadele ederken bile kendi
kalabilmenin ne kadar özel olduğunu öğrendim. Ama en zor mücadelenin kendinle yaptığın mücadele olduğunu…

Kim ne derse desin eninde sonunda kendi doktorunuz kendiniz
oluyorsunuz. İyileşmek için, yaralarınızın kapanması için ve de hala kendiniz
kalabilmeniz için…

Başak Ergenekon