Babam öldüğünde 66 yaşındaydı. Tam bir şok oldu, bizler için.
Beklenmeyen bir ölüm ! Ama, hangi ölüm beklenir ki ? Her ölüm erkendir,
derler. Ama insan ölümün acısı taze iken böyle şeyleri düşünemiyor pek.
Yıllardır beraber yaşadığınız, hergün aynı ortamı paylaştığınız, acılara
ağlayıp sevinçlere beraberce güldüğünüz insan bir gün çekip gidiyor. Bir
daha dönmemek üzere hem de. Hatta, o gitmiyor da siz alıp bir çukura
koyuyorsunuz onu. Öteki dünya inancınız varsa eğer, kendinizi avutmak
için bir bahaneniz de var demektir. Eğer böyle safsatalara
inanmıyorsanız, her yağmur yağışta, her karda aklınıza geliyor
sevdiğiniz insanın sizden uzaktaki yalnızlığı. Ama ölüm bu işte ! Oysa,
hayat devam ediyor ve ölenin sadece maddi varlığının ortadan kalktığını
ama anılarla her an yaşamakta olduğunu, sizinle beraber olduğunu
düşünerek bir parça avunabiliyorsunuz.

Şimdi düşünüyorum da yaşamın kıymetini biliyor muyuz ki ölüm
hakkında böyle ahkam kesebiliyoruz ? Geçmişe baktığımızda hayatın ne çabuk
akıp gittiğini sıklıkla tekrarlarız. Ama zamanımızı bonkörce harcamaktan
da geri kalmayız. Geleceğe bakmak, bir ucu açık bir zaman dilimini
düşünmektir. Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz için hayat hiç
bitmeyecekmiş gibi gelir çoğumuza. Yaşamın fani olduğunu sıklıkla
tekrarlayanlar bile, geleceğe yönelik hesaplarında ne kadar
iyimserdirler. Ölümün hep uzak bir noktada olduğu düşünülür ve bir
mirasyedinin savurganlığıyla günler geçirilir.

Kaç yaşında öleceğimizi kaçımız düşünmüşüzdür ? 40’lı yaşlarında
olan, diyelim ki 45 yaşında olan, bir insan gelecek hakkında ne
düşünür ? Gençlik yıllarını düşündüğü zaman hayıflanmaktan geri kalmaz ve
zamanın ne kadar çabuk akıp gittiğinden dert yanar. 20’li yaşlarını,
okul yıllarını, askerlik dönemini daha dün gibi hatırladığını söyler,
nostaljik bir heyecan içinde. Sözkonusu olan dönem yaklaşık yirmi yıl
öncesidir. Ama aynı kişi yirmi yıl sonrasını aynı yakınlıkta hayal
etmez. Bir gün 60’lı yaşlara varacağını bilir elbette, ama daha çok
vardır o günlere. Koskoca bir yirmi yıl ! Geçmişi düşünürken “ne çabuk
da geçti !” dediğimiz yirmi yıl, geleceğe bakarken “koskoca bir yirmi
yıl !” olur.

Üstelik, çoğumuz hayatımızı istediğimiz bir şekilde de yaşamayız.
Çoğu zaman böyle yaşamak istediğimize inandırmışızdır kendimizi. Ya da
varolan şartlar içinde en iyisinin bu olduğuna razı olmuşuzdur. Yaşam
o şekilde akar gider ki, gerçekten en iyisinin bu mu olduğunu
sorgulamak için bir fırsat bile vermez bize. Tek tek ağaçları bir yana
bırakıp ormanı göremeyiz bir türlü. Hayatımız çoğu zaman bizim
seçtiğimiz değil, seçtiğimize inandığımız biçimde akar gider. Kendimiz
için değil de başkaları için yaşarız çoğu kez. Ama kendimiz için
yaşadığımıza, böyle yaşamamız gerektiğine de en önce kendimiz inadırırız
kendimizi. Buna sağduyulu olmak deriz, bir de.

Babam eski günlerden söz açıldığında söylerdi hep. 19 yaşındayken
ayrılmış memleketinden. Bir çeşit gurbete çıkmak yani. Çalışmak için
değil ama, okumak için. İstanbul’a geliyor ve askeri okul sınavlarına
giriyor. Sene 1952. İki yıllık kısa bir eğitimden sonra deniz astsubayı
olarak orduya katılıyor. Emekli olduğunda 63 yaşındaydı.(Askerlikten, daha
önce emekli olmuştu ama sonra çalışmaya devam etti. Daha doğrusu
mecburdu buna.) Bütün bir hayatı çalışarak geçti. İlk ondokuz yılı da
sayarsak sadece 22 yıl çalışmamış. Hayatının üçte biri yani. Ama
emeklilik devresi sadece üç yıl. Yani yirmi ikide bir ! Sistemin
özverili ve namuslu bir şekilde çalışan insana armağanı budur, işte !
Hadi, babam bir istisna diyelim ! Erken ve beklenmeyen bir ölüm
emeklilik devresini kısa kesti. O yıllarda yapmak üzere ertelediği birçok
şeyi yapamadan gitti, babacığım ! Peki, hangimizin ileriki yıllara
ertelediğimiz işleri yapma garantimiz var ? Bırakın yıllar sonrasını,
iki-üç gün sonrasını, hatta iki-üç saat sonrasını görebileceğimizin
garantisi var mı ? Bu yaklaşım, çoğu kişiye çok karamsar görünebilir.
Bir bakıma öyledir de. Ama iyimser olanların iyimserliklerinin garantisi
yoktur. O iyimserlikleri boşa çıkaran olaylar meydana geldiğinde hayal
kırıklığı çok daha büyük olmakta ve son pişmanlık da fayda etmemektedir.
Zaman ikame edilemeyen tek varlığımızdır. Ama onun gereksiz işler için
harcamakta ne kadar da rahatızdır. Oysa yitip giden zaman değil bizzat
varlığımızdır.

Hayatımızı çoğunlukla başkaları için yaşarız. Zamanımızın ve
emeğimizin çoğunu bize doğrudan katkı yapmayan işler için kullanırız.
Çalışmamızın karşılığı belli bir hayat standardından faydalanmamızı
mümkün kılar ama emeğimiz karşılığında elde ettiklerimiz çoğu zaman
sadece maddi yaşamımızı idame ettirmemizi sağlar.
İnsanlık tarihine baktığımızda ilkçağlardan bugüne insanların
yaşayış biçimlerinin, adetlerinin, geleneklerinin, toplumsal örgütlenme
şekillerinin sürekli değiştiğini, kısacası yaşamın değişmeyen yasasının
değişim olduğunu görüyoruz. Bu uzun süreç içinde insanın üretim
faaliyeti farklı biçimler alsa bile süreklilik gösteren bir uğraş,
hatta zorunluluk olarak kalıyor.

İnsanlar, üç ana eksende üretim yapıyorlar. Birincisi, kendilerini
üretiyorlar, çoğalıyorlar. Çoluk çocuk sahibi oluyor, nesillerini devam
ettiriyorlar. İkincisi, yaşamlarını devam ettirmek için gerekli mal ve
hizmetleri, yani hayatın somut şartlarını üretiyorlar. Ve nihayet, hem
bu sürecin bir sonucu hem de katalizörü olarak din, hukuk, felsefe,
siyaset vb. şeklinde düşünce üretiyorlar. İlk iki alandaki üretim
hayvanlar dünyası için de geçerli. Hayvanlar da kendilerini üretiyorlar.
Yaşamlarını sürdürmek için gerekli maddi nesneleri “üretiyorlar”.
(Hayvanların gerçek anlamda üretim yapmadıkları ileri sürelebilir ki
doğrudur. Ne var ki, ilk iki alanda hayvanların içinde bulundukları
“faaliyetin” amacı sadece biçim olarak insanlardan farklıdır. “Amaç”
olarak değil ! İnsanların kendilerini üretmeleri ya da şu veya bu
amaçla kendi kullanımları için mal ve hizmet üretmeleri belli bir
formu, belli bir gelişim düzeyini, bir kültür biçimini yansıtır.
Hayvanların “üretiminde” eksik olan bu gelişmişliktir. Faaliyet
içgüdüseldir. )

Bu bağlamda insanı insan yapanın, hayvandan farklı kılanın üçüncü
boyuttaki üretim ve yaratım olduğu söylenebilir. Ama ne yazık ki en
çok ihmal ettiğimiz de budur. Yaşamımızı güzelleştirmek, derinleştirmek
için zaman ayırmak bir yana, insanı insan yapan en önemli uğraş olan
düşünmeyi diğer işlerimizden arta kalan zamana sıkıştırırız. Çoğu kez
böyle bir fırsatımız bile olamaz, hayatın akıp giden yoğun temposu
içinde. Bu tempo ne hayatı ne de kendimizi sorgulamamıza fırsat tanımaz,
sürecin peşine takar bizi, şartların kölesi yapar, ehven-i şeri
benimsememizi meşrulaştırır. Oysa en büyük şer, ehven-i şerdir.
Kötünün iyisine razı olmuşluğumuzu meşrulaştırmaya da gerçekçilik
deriz, çoğu zaman. Böyle bir yaşamı “hayvanlar gibi yaşamak” diye
tanımlasam, çok mu abartmış olurum acaba ?

İnsanın kendine ve sevdiklerine zaman ayıramadan ya da onları
arta kalan zamana sıkıştırarak yaşamasının vade doldurmaktan ne farkı
vardır ? Sadece bunu yüksek sesle itiraf etme cesareti gösterilmez,
yaşamın dayatmasına bilgece boyun eğilir ve kabullenilir. Ölüm kapıyı
çaldığında çok geçtir artık.

Babamın en büyük “hayali” resim yapmaktı. Hayali tırnak içine
aldım, çünkü emekliliğinde yapabileceğini düşünüyordu. Planı değil,
“hayal”i diyorum, çünkü, en azından, bizim aile ortamımızda bile ben
bunu sorana kadar bu hayalini kimseye açmamıştı. İşte, böyle bir şeydi,
“resim yapabilmek” babam için : Hayal ile gerçek arasında gelecek
yıllara ertelenen bir umut… Sonra ne oldu ? 60’ına geldiğinde, sürekli
ertelemenin verdiği bıkkınlık belki de, hayalini gerçekleştirecek enerji
bile bırakmamıştı babamda.

“Ölüm,
adildir” demiş,
bir acem şairi.
“Aynı haşmetle vurur
şahı, fakiri…”

Nazım böyle diyor ama, ölüm de yaşam kadar adaletsiz bir
bakıma… Yaşamın adaletsizliğini yaşayarak görüyoruz çoğu zaman ama,
ölümün “adaletini” anlamak için ölmek mi gerekiyor ?

Serdar Ant